Edebiyatın Sürgün Hali : Gassan Kanafani Ve Edward Said

Pelin ŞİRİN
17 Dakikalık Okuma

EDEBİYATIN SÜRGÜN HALİ: GASSAN KANAFANİ VE EDWARD SAİD
Sürgün olmak, bir insanın yaşadığı topraktan koparılması değildir sadece; geride bırakılan ülke de sürgün edilir insanla birlikte, onun yüreğinde, zihninde, hafızasında. İnsan gider, fakat ait olduğu toprak onunla birlikte yürümeye devam eder. Beden başka bir coğrafyaya taşınırken ardında bırakılan ev, yani memleket, zihinde taşınan bir yere dönüşür. Bu yüzden sürgün bir yer değiştirme hâli değildir; bir insanın içinde bir ülke taşımasıdır. Bir coğrafyanın fiziksel bir alan olmaktan çıkıp hafıza mekânına dönüşmesidir.
Peki, dünya zaten bir sürgün yeri değil midir? Dünyaya gelmek, bilmediğin bir yere bırakılmak, seçmediğin bir zamanın ve coğrafyanın içinde yaşamak da bir sürgün sayılmaz mı? Bu varoluşsal bakış açısı hepimizi ontolojik anlamda birer sürgün yapmaz mı?
Pek tabii yapar. Ama belki de yalnızca bu gerçeğin farkına varanları; okumaya, yazmaya, sorgulamaya çabalayanları… Öte yandan sadece okumak, yazmak, entelektüel üretimde bulunmak bu sorgulamayı ne derece mümkün ve samimi kılar? Ya da insan, ürettiği düşüncenin içinde yaşadığı dünyanın kabullerinden ne ölçüde uzaklaşabilir?
20.yüzyılın en etkili isimlerinden biri olarak kabul edilen Filistinli düşünür Edward Said’in 1993 yılında yayımlanan Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı kitabındaki entelektüel tanımı yolumuzu aydınlatacak türdendir. Said’e göre entelektüel, bilgi üreten kişi olmaktan ziyade; kendisini, içinde bulunduğu dünyayı ve iktidar ilişkilerini sorgulayan, yaşadığı toplumun konforlu kabullerine mesafe koyabilen kişidir. Belki de entelektüeli sürgüne yaklaştıran şey tam olarak budur; dünyanın içinde yaşarken ona dışarıdan bakabilme çabası. Peki, entelektüelin sürgünlüğü ile coğrafi sürgünlüğü birbirinden ayıran şey nedir? Birinin düşünsel, diğerinin fiziksel olması diyebiliriz tabi ki. Fakat ikisinin buluştuğu bir yer vardır;ait olunan dünyaya artık aynı yerden bakamamak. Said için sürgün, bu bakışın imkânlarından biridir. Kendi yerine, kendi toplumuna, hatta kendi düşüncelerine bile biraz dışarıdan bakabilmenin imkânı. Bu noktada şu soru aklımıza düşer, o halde bu bakışın bedeli gerçekten bir coğrafyadan koparılmak mıdır?
Aynı kuşağın bir diğer Filistinli yazarı Gassan Kanafani’nin edebiyatı bu sorunun içinden yükselir.

Filistinli yazar Gassan Kanafani
Gassan Kanafani

Kanafani, sürgünü dışarıdan anlatan bir yazar değildir; sürgünün içinden konuşur. Onun için Filistin, geride bırakılmış bir ülkenin adı olmaktan çok daha fazlasıdır. Çocukluğun, evin, ailenin, dilin, hatıraların ve kaybedilmiş bir hayatın adıdır. Bu nedenle yazarın metinlerinde Filistin anlatılan bir coğrafya olmasının yanında insanın içinde taşımaya devam ettiği bir memleketidir.
Said sürgünün düşünsel imkânlarını sorgularken, Kanafani onun insanda açtığı yarayı anlatır. Biri sürgünün dünyaya bakışımızı nasıl değiştirdiğini düşünür, diğeri o değişmiş dünyanın içinde insanın nasıl yaşadığını gösterir. Belki de bu yüzden onları yan yana getiren Filistin değildir. İki entelektüeli birbirine yaklaştıran asıl şey, kaybedilmiş bir yurdun insanın zihninde ve dilinde yaşamaya devam etmesidir.
Gassan Kanafani 1962 yılında kaleme aldığı Güneşteki Adamlar romanında bu sürgünlük soyut bir düşünce olmaktan çıkar. İnsan bedeninde görünür hale gelir. Romanda Esad, Ebu Kays ve Mervan Filistin’den ayrılıp Kuveyt’e ulaşmaya çalışan üç erkek karakterdir. Üçünün de peşinde olduğu şey geride bırakılan hayatın yeniden kurulabileceği düşüncesidir. Kuveyt ulaşılmak istenen yerden öte bir tür idealdir, aynı zamanda bu üç adamın yaşamak için tutunma çabasını temsil eder, sadece kendilerinin değil geride bıraktıkları ailelerinin de tek umudu olmuştur. Güneşteki Adamlar romanındaki üç karakter farklı kuşakları temsil eder. Ebu Kays en yaşlı olandır. Filistin’de bıraktığı köyünü, zeytin ağaçlarını ve evini hatırlar. Onun hafızasında memleket artık üzerinde yaşanılan bir toprak olma halini çoktan kaybetmiştir. Yıllardır geri dönme umuduyla yaşayan Kays için Kuveyt’e gitmek bir anlamda bu bekleyişten kurtulma umududur. Fakat geçmişten uzaklaşmak isterken geçmişini de yanında götür.
Orta yaşlı olan Esad karakteri ise romanın yazıldığı zaman içerisinde şimdiki kuşağı temsil eder. Daha önce defalarca kaçak yollarla sınırı geçmeye çalışsa da başarılı olamamış, dolandırılmış aynı tehlikeli yolculuğu tekrar seçmek zorunda kalmıştır.
Romanın en genç ve üçüncü karakteri Mervan ise gelecek kuşağı temsil eder. Henüz on altı yaşındadır, eğitimine devam edip doktor olmayı istese de ekonomik koşullar onu çalışmak zorunda bırakmış daha önce Kuveyt’e giden abisi ailesini unutmuş dolayısıyla bütün yük kendisine kalmıştır.
Bu yolculuğun en önemli ve dikkat çeken karakteri ise Ebu Hayzuran’dır. O da Filistinlidir; insan kaçakçılığı yapan 1948 savaşında hadım bırakılan eski bir savaşçıdır. Kamyonuyla üç adamı sınırdan geçirmeyi teklif eder ve anlaşırlar. Ebu’l-Hayzuran, onları kullandığı su tankerinin boş haznesinde saklayarak sınır kontrol noktalarından geçirmeyi önerir. Çölün yaklaşık 50 dereceye varan ölümcül sıcağında, çelik su tankının içi adeta bir fırına dönüşür. İlk sınır kapısını sorunsuz geçerler; ancak son kontrol noktasında memurların şoförü lafa tutması ve gereksiz bürokratik gecikmeler yüzünden tankerin kapağı zamanında açılamaz. Şoför nihayet ıssız bir alanda tankı açtığında, üç adamın da sıcaktan ve havasızlıktan sessizce can verdiğini görür. Ebu’l-Hayzuran cesetleri bir çöplüğe bırakıp üzerlerindeki paraları ve saatleri alır; çöle doğru o unutulmaz feryadı savurur: “Neden deponun çeperlerine vurmadınız? Neden ses çıkarmadınız? Neden? Neden? Neden?”
Güneşteki Adamlar ’da üç adamın bedenleri, iki coğrafyanın arasında sıkışıp kalır.

1948 yılında yerinden edilen Filistinli mülteciler
1948’de yerinden edilen Filistinli mülteciler. Kamu malı tarihsel fotoğraf.

Ne geride bıraktıkları Filistin’e dönebilirler ne de ulaşmaya çalıştıkları Kuveyt’e varabilirler. Onların yolculuğu burada sona ererken, sürgünlükleri sona ermez; aksine, bedenin taşıyamadığı şey hafızanın içinde yaşamaya devam eder. Öte yandan, su tankerinin içinde, deponun kenarlarına vurmadan, seslerini duyurmadan sessizce ölüme razı olmak da Filistin halkı özelinde dünyaya ve insanlığa verilmiş bir mesajdır. Ses çıkarmamak, yardım istememek, içeride olduklarını duyurmaya çalışmamak; seslerinin duyulacağına dair umudun ve direnişin tükenişini imler. Tankerin içindeki sessizlik, üç insanın ölüm sessizliği aynı zamanda dünyanın duyarsızlığı karşısında giderek suskunlaşan bir halkın sessizliğidir. Belki de tankerin içinde duyulmayan o ses yani üç erkeğin ve üç kuşağın sesi Filistin’in dünyaya ulaşmaya çalışan ama çoktan vazgeçişin kanıtı haline gelen suskunluğudur. Kanafani’nin edebiyatı, tam oalarak bu kırılma noktasında duyulmayan sesin peşinden gider. Filistin’den koparılan insanların hikâyelerini anlatırken aslında bir halkın kaybolmaya karşı verdiği sesi kısılmış yorgun mücadelenin duyulmasını ister. Sessizliği sorgulamakla kalmaz ona karakterleri aracılığı ile karşı çıkar. Ebu’l Hayzuran’ın dilinden dökülenler gibi “neden, neden, neden” diyerek haykırmak ister edebiyat bozkırında. Çünkü her ne olursa olsun onun için yazmak, unutulmaya karşı bir direniş alanı açmaktır.
Kanafani’nin hayatı da yazdıklarından ayrı düşünülemez. 1936’da Akka’da doğan yazar, 1948’de ailesiyle birlikte Filistin’i terk etmek zorunda kaldığında henüz çocuk yaştadır. Önce Lübnan’a, ardından Suriye’ye geçen Kanafani, bundan sonra hayatını Filistin’den uzakta sürdürür. Öğretmenlik yapar, gazetecilik yapar, yazı yazar. Gassan Kanafani, modern Arap edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri, Filistin direniş edebiyatının öncüsü, devrimci bir gazeteci ve yazardır. Eserleriyle Filistin halkının yaşadığı trajediyi dünyaya duyuran Kanafani, edebiyatı bir silah gibi kullanmış ve dönemin Batı medyasınca “Filistin’in hiç ateş etmemiş komandosu” olarak adlandırılır.
Yazarın 1961’de yayımlanan 12 Numaralı Yatağın Ölümü ile başlayan edebiyat serüveni; Güneşteki Adamlar (1963), Hüzünlü Portakal Ülkesi (1963), Kapı (1964), Bizim Olmayan Bir Dünya (1965), Size Kalan (1966), Adamlar ve Tüfekler (1968), Ümmü Sad (1969) ve Hayfa ‘ya Dönüş (1969/1970) gibi eserlerle devam eder. Bunların yanı sıra Âşık ve Öteki Şey adlı tamamlanmamış romanı, tiyatro eserleri ve Filistin edebiyatı üzerine kaleme aldığı incelemeleri de bulunmaktadır, yani ardında genç yaşına rağmen geniş bir külliyat bırakır.
Aynı coğrafyanın kaybı, başka bir Filistinli çocuğun hayatında da benzer bir kırılma yaratacaktır.

Edward Said'in 1957 tarihli gençlik fotoğrafı
Edward Said, 1957.

Edward Said, 1935’te Kudüs’te Hristiyan ve varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğar. Onun çocukluğu da Filistin’in 1948’de yaşadığı büyük kırılmanın gölgesinde şekillenir. 1947 yılında, İsrail devletinin kurulma sürecindeki çatışmalar nedeniyle ailesiyle birlikte Filistin’den ayrılarak Mısır’a göç etmek zorunda kalır. Kahire’deki saygın İngiliz ve Amerikan okullarında eğitim görür. Evde Arapça, okulda İngilizce konuşan Said, kendisini hiçbir yere ait hissetmediği bu dönemi daha sonra “Yersiz Yurtsuz” adlı ünlü otobiyografisinde anlatır. 1951 yılında eğitimi için ABD’ye gönderilir. Lisans eğitimini Princeton Üniversitesi’nde, yüksek lisans ve doktorasını ise Harvard Üniversitesi’nde İngiliz dili ve edebiyatı alanında tamamlar.1963 yılında, ölümüne kadar bağlı kalacağı Columbia Üniversitesi’nde ders vermeye başlar. Kısa sürede Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde profesörlüğe yükselir.
Kanafani ’den farklı olarak Said’in yolu edebiyattan çok akademiye, eleştiriye ve düşünceye uzanır. Sürdürdüğü akademik hayat boyunca Filistin’den fiziksel olarak uzaklaşsa da Filistin meselesi düşüncesinin merkezinden hiçbir zaman uzaklaşmaz. Biri romanın ve hikâyenin içine yerleşir, diğeri düşüncenin ve eleştirinin içine. Biri sürgünün hikâyelerini anlatır, diğeri sürgün olmanın ne anlama geldiğini düşünür. Fakat ikisinin de yazdıkları aynı temel sorunun çevresinde dolaşır; insan elinden alınmış bir yurdu nasıl yeniden kurabilir?
Edward Said 1978’de yazdığı Oryantalizm(Şarkiyatçılık) eserinde Batı’nın Doğu’yu belirli imgeler, anlatılar ve kavramlarla yeniden kurduğunu savunur. Başka bir deyişle mesele Doğu hakkında ne söylendiğinden ziyade kim tarafından, hangi bilgi biçimleriyle ve hangi iktidar ilişkileri içinde anlatıldığıdır. Said’in eleştirisi bu nedenle edebiyatla siyaseti, bilgiyi iktidarla ve temsil meselesini tarihsel ilişkilerle birlikte düşünmeye yönelir. Oryantalizm, bu yaklaşımıyla post kolonyal çalışmalar üzerinde kurucu bir etki yaratmıştır.
Bu noktada Kanafani yeniden karşımıza çıkar. Çünkü Güneşteki Adamlarda anlatılan insanların trajedisi bir bakıma da kimin hikâyesi kim tarafından anlatılıyor meselesidir. Mülteci, çoğu zaman başkalarının hakkında konuştuğu kişidir. Onun adına tarih yazılır, onun adına sınırlar çizilir, onun adına siyasal kararlar alınır. Kanafani ise anlatının merkezine tam da bu insanları yerleştirir. Said’in düşünsel düzlemde sorduğu “Kim kimi temsil ediyor?” sorusuna Kanafani, edebiyatın içinden cevap vermektedir; “bırakın kendi hikâyelerini kendileri anlatsınlar.”
Said’in 1979’da yazdığı Filistin Sorunu isimli eserinde, romanların ve diğer kültürel metinlerin, tarih ve siyasetten bağımsız, masum alanlar olmadığını, imparatorlukların dünyayı kurma biçimlerinin kültürel metinlerin içinde iz bıraktığını savunur. Ona göre edebiyat, estetik bir alandan öte, dünyayı görme ve başkalarını konumlandırma biçimlerinin de taşıyıcısıdır. Yine 1993’te Entelektüel isimli çalışmasında Said, düşüncesinin başka bir yönünü açar. Burada entelektüelin görevinin uzmanlık bilgisi üretmek olmadığını; iktidarın karşısında eleştirel bir mesafe korumak, yerleşik kabulleri sorgulamak ve gerektiğinde rahatsız edici hakikatleri dile getirmek olduğunu vurgular. Said entelektüeli özellikle “sürgün” ve “marjinal” figürlerle ilişkilendirir. Entelektüelin dışarıda kalabilmesi, ona toplumun ve iktidarın kendisini doğal ve değişmez gösterdiği kabullere içeriden olduğu kadar dışarıdan da bakabilme imkânı verir. Sürgünlük, Said’de suskunluğa değil, konuşmaya dönüşür; kaybedilen yer, düşüncenin hareket noktası hâline gelir. Kanafani ’de ise aynı kayıp, hikâyelere, karakterlere ve romanlara dönüşür. Biri Filistin’in kaybını düşüncenin diliyle, diğeri edebiyatın gücüyle görünür kılar.
Kanafani’nin tankerin içinde sessizliğe gömülen karakterleri ile Said’in dünyanın susturduklarını konuşturma çabası arasında, edebiyat ile düşünce arasında bir geçit açılır. Biri “ses çıkaramayanların” hikâyesini anlatır; diğeri, o hikâyelerin neden duyulmadığını ve kimin tarafından görünmez kılındığını sorgular.

- Sponsorlu Reklam -

Bu iki çağdaş Filistinli aydının yolları, aynı coğrafyanın kaybından geçerek birbirinden farklı yönlere uzanır. Kanafani’nin hayatı kısa, yoğun ve trajik bir biçimde kesilir. 8 Temmuz 1972’de Beyrut’ta, otomobiline yerleştirilen patlayıcının infilak etmesi sonucu, henüz otuz altı yaşındayken öldürülür; yanında bulunan on yedi yaşındaki yeğeni Lamis de hayatını kaybeder. Filistin’in bu devrimci yazarının geride bıraktığı metinler, tamamlanmamış eserler ve Filistin üzerine kurduğu edebî dünya, ölümünden sonra da yaşamaya devam eder. Said’in hayatı ise Kanafani’nin ölümünden sonra otuz bir yıl daha sürmüştür. Kanafani’nin silahı kalemiyse, Said’in silahı düşünce ve eleştiri olacaktır. 20. Yüzyılın en etkili entelektüellerinden biri olduğunu yazının giriş kısmında da belirttiğimiz Said, Columbia Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat profesörü olarak sürdürdüğü akademik yaşamında edebiyat, kültür, emperyalizm, temsil ve Filistin meselesi üzerine çalışır. Şarkiyatçılık ile Batı’nın Doğu’yu nasıl temsil ettiğini sorgular; Filistin Sorunu ile kendi halkının tarihsel ve siyasal deneyimini düşünür; Entelektüel ile entelektüelin iktidar karşısındaki sorumluluğunu tartışır; Yersiz Yurtsuzda ise bütün bu düşünsel meselelerin kişisel tarafına, kendi hayatına ve aidiyet sorununa döner. Said’in sürgünü böylece yaşanmış bir zaman dilimi olarak kalmaz, yıllar boyunca düşünülmüş, yazılmış ve sorgulanmış bir varoluş hâline gelir. Biri otuz altı yaşında susturulur, diğeri altmış yedi yaşına kadar konuşur. Fakat her ikisinin hayatında da aynı soru ısrarla ve tekrar varlığını korur; insan elinden alınmış yurdun ardından onu yeniden nasıl kurar? Said’in 2003’te New York’ta ölümüne kadar sürdürdüğü düşünsel mücadele, Kanafani’nin 1972’de yarım kalan cümlesinin başka bir biçimde devamı gibidir.
Bu sürgün iki entelektüelin birbirinden haberdar olmaması elbette mümkün değildir. Tarihçi ve akademisyenlerin aktardığı anılara göre, Edward Said henüz ABD’de genç bir akademisyen adayıyken Lübnan’ın başkenti Beyrut’a yaptığı bir ziyaret sırasında, Kanafani’nin editörlüğünü yaptığı El-Hedef dergisinin ofisinde bizzat Gassan Kanafani ile görüşmüştür. İki düşünce insanı da birbirlerinin entelektüel birikimlerine çokça saygı duymuş hatta Edward Said’in bazı yazıları dünyaca tanınmadan önce, ilk kez Kanafani’nin yönetimindeki El-Hedef dergisinde yayımlanmıştır.
Yazıya başlarken sorduğumuz “Sürgün kimdir?” sorusu, bizi sonunda başka ve daha zor soruların karşısına getiriyor. Bugünün dünyasında sürgün kimdir? Yurdundan koparılan mı, evini terk etmek zorunda kalan mı, yoksa kendi ülkesinde yaşarken evinin, toprağının ve hafızasının yok edilişine tanıklık eden mi? Filistin’e baktığımızda bu sorular artık yalnızca bir düşünce meselesi olmaktan çıkıyor; gözümüzün önünde yaşanan bir gerçekliğe dönüşüyor.
Batı’nın kadim anlatılarından, aynı zamanda edebiyatın başlangıç metinleri arasında kabul edilen Homeros’un Odyssea Destanın ’da Odysseus’un bütün mücadelesi eve dönebilmek içindir. Denizleri aşar, türlü engellerle karşılaşır, yıllar boyunca yolculuk eder; çünkü sonunda varmak istediği bir yer vardır; ev. Ev huzurun, aidiyetin, bekleyenin ve kahramanın yeniden kendisi olabileceği yerin adıdır. Yolculuk ne kadar uzun ve zor olursa olsun, anlatının ufkunda hep bir dönüş ihtimali vardır. Peki ya Doğu’nun, özellikle Filistin’in hikâyesinde ev neye dönüşür? Burada ev çoğu zaman dönülecek yer olmaktan önce terk edilmek zorunda kalınan, yakılan, yıkılan, geride bırakılan bir mekândır. Odysseus’un yolculuğu eve doğrudur; Filistinlinin yolculuğu ise çoğu zaman evden uzağa. Biri kaybedilmiş zamandan kendi evine dönmeye çalışırken, diğeri evini kaybettiği için yola çıkmak zorunda kalır.
Bugünün dünyasının egemen güçleri bir coğrafyayı, o coğrafyayla birlikte insanlarını ve hafızasını da yok etmeye çalışırken direniş nerede başlıyor? Belki bir tankerin içinde duyulmayan seste, belki Kanafani’nin yarım kalan cümlelerinde, belki Said’in ısrarla sorduğu temsil ve sorumluluk sorularında… Bir toprak fiziksel olarak yok edilmeye çalışıldığında onu yaşatmanın imkânları nelerdir? Hafıza bunun için yeterli midir? Edebiyat bir ülkeyi kurtarabilir mi?
Belki hayır. Edebiyat yıkılan evleri yeniden kuramaz, kaybedilen hayatları geri getiremez. Fakat unutulmaya karşı bir alan açabilir. Yaşananları kayda geçirerek gelecek kuşakların önüne bir hafıza bırakabilir. Tam da bu nedenle Kanafani’nin hikâyeleri ve Said’in düşünceleri bugün hâlâ bizimle konuşuyor. Çünkü ikisi de bize aynı şeyi hatırlatıyor. Bir halkın yalnızca toprağı değil, hikâyesi de elinden alınabilir. Buna karşı yapılabilecek en insani şeylerden biri ise hikâyeyi anlatmaya devam etmektir.
İnsanlığın Filistin karşısındaki sınavının ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını bilmiyoruz. Belki de bu sınav çoktan ağır bir başarısızlıkla karşı karşıya kaldı. Fakat edebiyatın önünde hâlâ başka bir sorumluluk duruyor; unutturmamak. Görmezden gelinenin adını söylemek. Kaybedilenin hikâyesini taşımak ve bugün yazılanların gelecek kuşakların önünde birer yüzleşme alanına dönüşmesini sağlamak.
Belki edebiyatın değiştirebileceği şey dünya değildir. Belki değiştirebileceği şey, dünyanın olup bitenleri unutma biçimidir.
Kanafani’nin susturulan sesi ile Said’in ısrarla konuşan düşüncesi arasında bugün hâlâ uzanan bir çizgi var. Birinin ardından diğeri konuşmaya devam etti. Şimdi onların ardından konuşma sırası bizde.

TAGGED:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da paylaş

Görseli indirip Instagram’da gönderi veya hikâye olarak paylaşabilirsiniz. Metni kopyalayarak açıklamaya ekleyebilirsiniz.

Instagram’ı aç