Toplumun İntihar Ettirdiği Ressam Van Gogh

Antonin ARTAUDKenan SARIALİOĞLU
54 Dakikalık Okuma

ANTONIN ARTAUD

 

TOPLUMUN

İNTİHAR ETTİRDİĞİ RESSAM

- Sponsorlu Reklam -

VAN GOGH

 

Türkçesi : Kenan Sarıalioğlu

Tüm yaşamı boyunca, sadece bir elini ateşe tutan, bir kez de sol kulağını kesen Van Gogh’un akıl sağlığından söz edilebilir,

her gün, yeşil salçada pişirilmiş vajina ya da ana rahminden çıktığında toplanan, kamçıyla azdırılan yeni doğmuş bir bebeğin organının yendiği bir dünyada.

- Sponsorlu Reklam -

Hayal filan değil bu, bütün yeryüzünde hemen her gün yinelenen ve süregiden bir gerçeklik.

Ve böylece, bu açıklama ne kadar çılgınca görünürse görünsün, şimdiki hayat eski ahlaksızlık, anarşi, karmaşa, taşkınlık, bozulma, iflah olmaz delilik, burjuva duygusuzluğu, ruhsal çarpıklık (çünkü insan değil, dünya çıkmış çığırından), istenmiş bir namussuzluk ve göze batan bir yalancı sofuluk, her saygılı şeyin aşağılanması,

bütünüyle, ilkel bir haksızlığın gerçekleşmesi üzerine kurulu bir düzenin isteği,

- Sponsorlu Reklam -
BURASI REKLAM ALANIDIR

nihayet örgütlü cinayet
atmosferi içinde sürüp gitmekte.

İşin sonu kötü, çünkü hasta bilincin şu saatte hastalığından çıkmamakta büyük yararı vardır.

Böylece çürümüş bir toplum, uzgörü yeteneklerinden rahatsızlık duyduğu kimi üstün aydınlık kafaların araştırmalarından sakınmak için psikiyatriyi icat etti.

Gérard de Nerval deli değildi, ama yapmaya çalıştığı kimi önemli açıklamaları değersizleştirmek için, deli olmakla suçlandı,

suçlanması bir yana, kafasına da vuruldu; açıklayacağı korkunç olaylar belleğini kaybetsin diye, bir gece fiziksel olarak kafasına vuruldu, bu olaylar darbenin etkisiyle onda doğaüstü bir düzleme geçtiler; çünkü onun bilincine karşı görünmez bir şekilde birleşen bütün toplum, o anda onların gerçekliğini unutturacak kadar güçlü oldu.

Hayır, Van Gogh deli değildi, ama resimleri Bizans ateşleriydi,[1] atom bombalarıydı, bunların bakış açıları, o çağda ortalığı kırıp geçiren öteki resimlerin yanında, İkinci İmparatorluk burjuvazisinin ve III. Napolyon’unkilerinki kadar Thiers’in, Gambetta’nın, Félix Faure’un[2] muhbirlerinin henüz kurtçuk hâlindeki uydumculuğunu son derece rahatsız edebilecek durumdaydı.

Çünkü Van Gogh’un resmi geleneğin belirli bir uydumculuğuna değil, kurumların uydumculuğuna (konformizm) saldırır. Ve dış doğa bile, mevsimleriyle, gelgitleriyle ve gece gündüz süresinin eşitlendiği dönem fırtınalarıyla, Van Gogh’un bu dünyadan göçüp gitmesinden sonra, aynı evrensel çekimi koruyamaz artık.

Hele de toplumsal düzlemde kurumlar parçalanmaktadır; Van Gogh’un deli olduğunu açıklayan tıp da işe yaramaz ve havayla bozulmuş bir ceset şekline bürünmüştür.

Çalışan Van Gogh’un bilinçli kişiliği karşısında, psikiyatri artık sadece kendilerinin de takınakları olan ve kendileri de hırpalanan bir goriller yuvasıdır;

onların, en korkunç iç daralması ve insana özgü soluk tıkanması durumlarını dindirmek için ellerinde gülünç birtakım terimlerden başka şeyleri yoktur,

bozuk beyinlerine yaraşır üründen başka.

Gerçekten de, tanınmış bir sapık olmayan bir tek psikiyatr bile yoktur.

Ve psikiyatrların yerleşmiş sapıklık kuralının hiçbir itirazı kabul edebileceğini düşünmüyorum.

Ben böyle birini tanıyorum, birkaç yıl önce, ait olduğu yüksek reziller ve kaşarlanmış sahtekârlar topluluğunun bütününü hep birden böyle suçladığımı görünce karşı çıkmıştı.

Bay Artaud, dedi bana, ben bir sapık değilim, size de meydan okuyorum, suçlamanızın dayandığı unsurlardan bir tekini gösterin bana bakalım.

Unsur olarak, doktor L., [3] yeter sizi göstermem,

mendebur suratınızda bunun izi var,

rezil oğlu rezil, aşağılık herif.

O, cinsel avını dilinin altına sokup, sonra onu belirli bir biçimde incire dönüştürmek için, badem olarak döndürenin çapa suratıdır.

Buna dünyalığını doğrultmak ve kendi maydanozunu seçmek denir.

Eğer cinsel birleşmede, bildiğiniz belli bir biçimde, gırtlaktan gark-gurk etmeye ve aynı anda yutaktan, yemek borusundan, sidik yolundan ve anüsten guruldamayı beceremediyseniz,

doyuma ulaştığınızı söyleyemezsiniz.

Ve iç organik sıçrayışınızda aldığınız belli bir kıvrım vardır, bu da iğrenç bir ahlaksızlığın somut tanığıdır,

yıldan yıla, gittikçe daha çok geliştirirsiniz onu, çünkü toplumsal açıdan söylersek, yasanın hükmüne girmez,

ama bütün incitilen bilincin acı çektiği başka bir yasanın hükmüne girer, çünkü siz böyle davranarak onun soluk almasını engelliyorsunuz.

Çalışan, işleyen bilincin sayıkladığına karar veriyorsunuz, öte yandan da, iğrenç cinselliğinizle boğuyorsunuz onu.

Ve işte zavallı Van Gogh’un namusluca yaşadığı düzlem tam da budur,

bir meleğin ya da bir bakirenin olamayacağı kadar namuslu, çünkü tam da onlardır

kışkırtanlar

ve başlangıçta büyük günah makinesi besleyenler.

Belki de, zaten, doktor L., siz o haksız meleklerin soyundansınız ama lütfedin, rahat bırakın insanları,

Van Gogh’un her günahtan uzak bedeni, tek bir günahın getirdiği delilikten de uzaktı.

Ve ben Katolik günaha inanmıyorum,

ama erotik suça inanıyorum; yeryüzünün bütün dâhileri,

tımarhanelerin gerçek delileri sakınmışlardır ondan,

ya da o zaman gerçekten deli değildiler.

Ve gerçek bir deli nedir?

İnsan onurunun belli bir üstün fikrine saygısızlık etmek yerine, toplumsal olarak anlaşıldığı anlamda deli olmayı yeğlemiş olan bir insandır.

Toplum böylece kurtulmak ya da kendini korumak istediği herkesi tımarhanelerinde boğdurmuştur, bazı yüce pislikler adına kendisiyle suç ortaklığını reddetmiş kişiler oldukları için.

Çünkü bir deli, toplumun dinlemek istemediği ve dayanılmaz hakikatleri dile getirmesini engellemek istediği bir insandır aynı zamanda.

Ancak, bu durumda, deliyi içeri kapatma onun tek silahı değildir; insanların tasarlanmış bir şekilde bir araya gelişinin, kırmak istediği iradelerin üstesinden gelmek için başka araçları da vardır.

Kırsal alanlardaki büyücülerin önemsiz büyülerinin dışında, bütün uyarılmış bilincin dönem dönem katıldığı toptan büyüleme hareketleri de vardır.

Böylece, henüz yumurtada bir savaş, bir devrim, bir toplumsal kargaşa durumunda, birlik olmuş bilinç sorgulamıştır ve kendini sorgular, yargısını da verir.

Bazı yankı uyandıran bireysel durumlarla ilgili olarak, bu bilinç yaratılmış ve kendinden çıkarılmış da olabilir.

Böylece Baudelaire, Edgar Poe, Gérard de Nerval, Nietzsche, Kierkegaard, Hölderlin ve Coleridge ile ilgili genel birtakım büyülemeler olmuştur,

Van Gogh ile ilgili de olmuştur.

Gündüz meydana gelebilir bu, ama daha çok gece meydana gelir.

Böylece yıldızlı gökyüzüne tuhaf güçler kaldırılıp getirilmektedir, kişilerin çoğunun kötü ruhunun zehirli saldırganlığının, bütün insanlığın soluğu üzerinden oluşturduğu şu bir tür karanlık kubbeye.

Böylece, yeryüzünde çırpınan ender birkaç aydınlık kafa gündüzün ve gecenin bazı saatlerinde, kendilerini sahici ve uyanık bazı karabasanların dibinde görürler; yakında törenlerde apaçık belirdiği görülecek bir tür yurttaşlık büyüsünün korkunç bir dokunaç baskısıyla, korkunç bir emişiyle sarılmışlardır.

Bir yandan cinselliği, öte yandan da zaten, kilise ayinini ya da başka ruhsal ayinleri temel ya da dayanak noktası olarak elinde bulunduran bu genel pisliğin karşısında, motif üzerinde bir manzara resmi yapmak için on iki mumun bağlandığı bir şapkayla gece vakti dolaşmakta bir sayıklama, bir kendinden geçiş hâli yoktur;

Çünkü zavallı Van Gogh, kendini aydınlatmak için nasıl yapacaktı, geçen gün dostumuz aktör Roger Blin’in pek haklı olarak belirttiği gibi?

Ateşe tutulan ele gelince, sadece ve sadece bir kahramanlıktır bu,

kesilmiş kulak ise, dolaysız mantıktır,

ve tekrar ediyorum,

kötü niyetini amacına ulaştırmak için,

gece gündüz, ve gittikçe daha çok, yenilmez olanı yiyen bir dünya,

bu noktada,

çenesini kapamak zorundadır.

EK

Van Gogh özel bir ruhsal taşkınlıktan dolayı ölmüş değildir,

ama başlangıçtan beri bu insanlığın haksız tininin çevresinde çırpınıp durduğu bir sorunun bedensel olarak alanı olduğundan,

tenin tine, ya da bedenin tene, ya da tinin her ikisine üstünlüğü sorununun alanı olduğundan.

Ve bu ruhsal taşkınlıkta / sayıklamada insan benliğinin yeri nerededir?

Van Gogh kendi yerini tüm yaşamı boyunca garip bir enerji ve kararlılıkla aradı.

Ve bir delilik anında, ona varamamanın büyük kaygısı içinde intihar etmiş değildir,

ama tersine, toplumun genel bilinci, kendisinden kopmuş olduğundan dolayı onu cezalandırmak için intihara sürüklediğinde,

kendi benliğine ulaşmış ve ne olduğunu, kim olduğunu bulmuştu.

Ve Van Gogh ile de bu oldu, her zaman olan şeyler; bir zevk âlemi, bir kilise ayini, bir tövbe duası, ya da başka bir kutsama, sahip olma, dişi ya da erkek şeytanların koynuna girme ayinleri dolayısıyla.

Onun bedenine girdi,

tövbe etmiş,
bağışlanmış,
kutlu kılınmış
ve cinlenmiş
bu toplum

onda henüz edindiği doğaüstü bilinci sildi ve içindeki ağacın tellerinde siyah bir karga sürüsü gibi,

Son bir sıçramayla su altında bıraktı onu,

ve onun yerini alarak,

öldürdü onu.

Çünkü modern insanın anatomik mantığı, her zaman sadece cinlenmiş olarak yaşayabilmek ve yaşadığını düşünebilmiş olmaktır.

 TOPLUMUN İNTİHAR ETTİRDİĞİ

Salt çizgisel resim uzun zamandan beri beni çılgına çeviriyordu, ta ki çizgiler ya da biçimler değil de durgun doğanın âdeta sarsıntılarını resmeden Van Gogh’la karşılaşana kadar.

Ve o sarsıntılar da durgun.

Sanki herkesin kapalı sözlerle sözünü ettiği, ve tüm yeryüzü ile şu andaki yaşamı aydınlatmak için araya girmelerinden beri çok daha karanlık hâle gelen o durgunluk gücünün korkunç sert ve acı eleştirisi altındaymış gibi.

Oysa Van Gogh kendi gürz darbesiyle, gerçekten gürz darbesiyle vuruyor doğanın bütün biçimlerine ve nesnelere.

Van Gogh’un çivisiyle taranmış manzaraları gösterirler duman tenlerini, karnı deşilmiş sırlarının hırçınlığını,

ki bilinmez öte yandan, hangi yabancı güce dönüşmek üzeredir.

 

Van Gogh’un bir resim sergisi tarihte her zaman önemli bir gündür,

resmedilmiş şeylerin tarihinde değil de, kısacası tarihsel tarihte.

Çünkü Van Gogh’un — gün ışığına çıkmış, bir serginin duvarlarında
doğrudan görülmeye,
duyulmaya, dokunulmaya,
koklanmaya sunulmuş —
nihayet yeniymiş gibi güncelliğe fırlatılmış, yeniden dolaşıma sokulmuş bir resmi kadar

havanın monadlarını geri döndüren, nesnelerin nevrotik yazgısı ters fama fatum[4] figüründeki boynu büken açlık, salgın, volkan patlaması, deprem, savaş yoktur.

Orangerie Sarayı’ndaki son Van Gogh sergisinde zavallı ressamın bütün büyük yağlı boya resimleri yok. Ama orada bulunanlar arasında, hayli sayıda lal renkli bitki demetleriyle beneklenmiş çember biçiminde geçitler, bir porsuk ağacını aşan çukur yollar, saf altından buğday yığınları üstünde dönen mora çalan güneşler, Kaygısız Baba’nın ve Van Gogh’un yaptığı Van Gogh portreleri var,

Van Gogh’un bu org şarkılarını, havai fişekleri, bu atmosfer yortularını, nihayet sonsuz ve zaman dışı bir dönüşümün o “Felsefe Taşı”nı

hangi iğrenç nesne, kişi, malzeme ve unsur yalınlığından çıkarmış olduğunu anımsatmak için.

Ölümünden iki gün önce resmedilen bu kargalar, öteki tuvallerinden çok, ona belli bir ölüm sonrası ününün kapısını değil de, resmedilmiş resme, daha doğrusu resmedilmemiş doğaya, mümkün bir ötenin, mümkün bir sürekli gerçekliğin kapısını açarlar; gizem dolu ve uğursuz bir ötenin Van Gogh tarafından açılan kapısı arasından.

Bir insanın, karnında onu öldüren tüfek atışıyla bir tuvale kara kargalar yığdığını görmek hiç de olağan değildir; kargalar, belki kurşuni mor, ama kesinlikle boş olan ovada uçuşmaktadırlar, toprağın şarap tortusu rengi ile buğdayların kirli sarısı çılgınca çarpışmaktadırlar orada.

Ama Van Gogh’tan başka hiçbir ressam onun gibi, kargalarının resmini yapmak için, çöken akşam ışığına yakalanmış karga kanatlarının bu yer mantarı siyahını, bu “zengin bol yemek” ve aynı zamanda dışkı gibi olan siyahını bulamamıştır.

Ve neden yakınmaktadır uğurlu kargaların kanatları altındaki toprak? Elbette sadece Van Gogh için uğurludur onlar; öte yandan, artık ona dokunmayacak bir acının görkemli habercileri de değiller mi?

Çünkü buraya kadar hiç kimse toprağı onun gibi, şarapla bükülüp kana bulanmış şu kirli çamaşıra çevirmemişti.

 

Tablodaki gökyüzü çok alçaktır, basıktır, mora çalar rengi, kenar yolları gibi, yıldırımların.

Şimşek sonrası yükselen boşluğun alışılmamış kasvetli perçemi.

Van Gogh kargalarını intihar etmiş dalağının siyah mikropları gibi üst kısmın birkaç santim yakınına ve sanki tuvalin altından bıraktı,

çizginin kararmış bıçak yarası izini takip ederek; orada zengin tüylerinin çırpınışı, yeryüzü fırtınasının çalkantısı üstünde, yukarıdan bir soluk tıkanmasının tehditlerini dayatmaktadır.

Bununla birlikte zengindir bütün tablo.

Zengin, görkemli ve dingin tablo.

Yaşamı boyunca, bunca sarhoş güneşi bunca tahıl yığını üzerinde döndüren, karnında patlayan bir tüfek ateşiyle, umutsuz bir hâlde, bir manzarayı kana ve şaraba daldırmadan, toprağı hem sevinçli hem kasvetli, acı şarap ve bozuk sirke tadında son bir sübye[5] ile ıslatmadan edemeyen kişinin ölümüne yaraşır bir tanıklıktır bu resim.

Böylece Van Gogh’un son yaptığı, öte yandan da resmi hiç aşmayan tuvalinin tarzı, en dokunaklı, tutkusal ve tutkulu Elizabeth dönemi dramının keskin ve barbar tınısını çağrıştırır.

Bütün ressamlar arasında en ressam olan Van Gogh’ta beni çarpan da budur işte; resim adı verilen ve resim olandan daha öteye gitmeden, anekdota, anlatıya, drama, imgeli eyleme, öznenin ya da nesnenin iç güzelliğine başvurma adına tüpten, fırçadan, motif ve tuvalin çerçevesinden ayrılmayarak doğayı ve nesneleri öylesine tutkulandırabilmiştir ki, Edgar Poe’nun, Herman Melville’in, Nathanael Hawthorne’un, Gérard de Nerval’in, Achim von Arnim’in ya da Hoffmann’ın herhangi masalsı anlatısı, psikolojik ve dramatik düzlemde onun birkaç kuruşluk tuvallerinden daha çok şey söylemezler,

zaten, neredeyse bütün tuvalleri de, sanki kasıtlı olarak, orta boyuttadırlar.

 

Bir iskemle üstünde bir el şamdanı, örülmüş yeşil ince kamıştan bir koltuk,

koltuğun üstünde bir kitap,

ve işte dram, aydınlatılmış.

Kim girecek?

Gauguin mi, yoksa başka bir hayalet mi?

 

Kamış koltuğun üstünde yanmış şamdan, öyle görünüyor, Van Gogh ve Gauguin’in birbirine karşıt iki kişiliğini ayıran ışıklı sınır çizgisini belirtmektedir.

Tartışmalarının estetikle ilgili yanı, eğer anlatılacaksa, çok ilginç olmaz belki, ama Van Gogh ve Gauguin’in kişilikleri arasında derin bir insani bölünmeyi gösteriyor olsa gerekir.

Sanıyorum, Gauguin, sanatçının simgeyi, miti araması gerektiğini, yaşam olaylarını mite varıncaya kadar büyütmesi gerektiğini düşünürken,

Van Gogh, mitin, yaşamın en basit olaylarından çıkarılabilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Ben de onun çok haklı olduğunu düşünüyorum.

Çünkü gerçeklik korkunç bir derecede üstündür her hikâyeden, her masaldan, her tanrısallıktan ve her üstgerçeklikten.

Onu yorumlayabilme dehasına sahip olmak yeter.

Zavallı Van Gogh’tan önce hiçbir ressamın yapmadığı şey,

ondan sonra da hiçbir ressamın yapamayacağı şey,

çünkü sanıyorum bu kez,

hem de bugün,
şimdi,
1947’nin şu şubat ayında,
gerçekliğin ta kendisidir,
gerçekliğin mitinin ta kendisi, mit gerçekliğinin ta kendisidir bütünün içine giren.

Böylece, Van Gogh’tan beri hiç kimse o büyük zili, insanüstü, sürekli olarak insanüstü tınıyı, gerçek yaşamın nesnelerinin engellenmiş buyruğuna göre çınladıkları o tınıyı coşturmasını bilememiştir,

gerçek yaşamın nesnelerinin kabarmasını anlamak için kulağımızı yeterince açık tutabildiğimizde duyarız o tınıyı.

İşte böyle çınlar şamdanın ışığı; uyuyan bir hastanın vücudu önünde seven bir vücudun soluk alıp vermesi gibi çınlar şamdanın ışığı, yeşil kamıştan örülmüş koltuğun üstünde.

Garip bir eleştiri gibi çınlar o, derin ve şaşırtıcı bir yargı gibi; kamıştan örülmüş koltuğun menekşe ışığı tabloyu tümüyle kapladığı gün, Van Gogh kararı daha sonra, çok daha sonra bize bırakabilecektir sanki…

Ve büyük yan koltuğun, yeşil kamıştan örülmüş eski koltuktan ayrı duran bu koltuğun çubuklarını yiyen o leylak ışık kesiğini hemencecik değilse de, fark etmemek olanaksızdır.

Çünkü odak başka yere yerleştirilmiş gibidir, kaynak da garip bir şekilde karanlıktır; sadece Van Gogh’un, kendi üstünde, anahtarını sakladığı bir sır gibidir.

Eğer Van Gogh otuz yedi yaşında ölmüş olmasaydı, resim sanatının hangi üstün başyapıtlarla zenginleşeceğini kendime söylemek için Büyük Ağlayan Kadın’a[6] başvurmazdım,

çünkü “Kargalar”dan sonra, Van Gogh’un bir tablo daha yapacağına karar veremem.

Otuz yedi yaşında öldü, çünkü ne yazık ki kötü bir ruhla bağlanmış iç karartıcı ve insanı çileden çıkaran hikâyesinin sonuna gelmişti diye düşünüyorum.

Çünkü Van Gogh kendiliğinden, kendi deliliğinin acısından terk etmemiştir hayatı.

Ölümüne iki gün kala, hemen psikiyatr oluveren doktor Gachet adlı ve ölümünün dolaysız, etkin ve yeter nedeni olan o kötü ruhun baskısı altında terk etmiştir hayatı.

Van Gogh’un kardeşine yazdığı mektupları okurken, “psikiyatr” doktor Gachet’nin, aslında, ressam Van Gogh’tan nefret ettiğine, ondan ressam olarak, ama her şeyin üstünde dâhi olarak nefret ettiğine kesin ve içten bir şekilde inandım.

Hem hekim, hem iyi insan olmak neredeyse olanaksızdır, ama aynı zamanda en açık bir deliliğin: yığınların o eski soya çekim refleksine karşı koyamamak ve yığınlar arasındaki her bilim insanını her dâhinin bir tür doğuştan ve yaratılıştan düşmanı hâline getiren deliliğin damgasını taşımadan da psikiyatr olmak rezilce olanaksızdır.

Tıp kötülükten doğmuştur, hastalıktan doğmadıysa eğer; ve tersine, kendine bir varlık nedeni bulmak için hastalığı kışkırtıp uydurmuşsa; ama psikiyatri kötülüğü hastalığın kaynağında tutmak isteyen ve böylece dehanın kökeninde olan hak arayıcı bir başkaldırı atılımını temelinden kovmak için kendi hiçliklerinden bir tür bekçi çıkaran varlıkların ayak takımından doğmuştur.

Her çılgın insanda anlaşılmamış bir deha vardır, onun kafasında ışıyan fikir herkesi korkutmuş ve hayatın ona hazırlamış olduğu soluk tıkanmalarına ancak sayıklamada bir çıkış bulabilmiştir.

Doktor Gachet Van Gogh’a resmini düzeltmek için orada olduğunu söylemiyordu (Rodez tımarhanesinin baştabibi doktor Gaston Ferdriere tarafından bana şiirimi düzeltmek için orada olduğunun söylendiğini duyduğum gibi), ama onu motif üzerinde resim yapmaya, düşünmek belasından kurtulmak için bir manzaraya dalıp gitmeye gönderiyordu.

Ne var ki; Van Gogh başını çevirir çevirmez, doktor Gachet onda düşüncenin anahtarını kapatıyordu.

Sanki kötülük düşünmüyormuş gibi, ama zararsız bir şeyin o küçümseyici burun kıvırmalarından biriyle yapıyordu bunu; yeryüzünün bütün burjuva bilinçaltı, yüz kez bastırılmış bir düşüncenin eski büyüsel gücünü o küçümseyici tavırda kaydetmiştir.

Doktor Gachet bunu yaparak ona sadece sorunun acısını yasaklamıyordu,

ama kükürtlü ekin tarlasını da,

biricik geçidin gırtlağında dönen çivinin boğuntusunu da yasaklıyordu,

Van Gogh onunla,

tetanos edilmiş olan

Van Gogh, soluğunun uçurumunda düştü düşecek durumda,

resim yapıyordu.

Çünkü Van Gogh korkunç bir duyarlıktı.

Buna inanmak için, onun her zaman güçlükle soluyan ve bazı yönleriyle de büyüleyici olan kasap çehresine bakmak yeter sadece.

Durulmuş gibi sanki ve şimdi işi bırakmış antik bir kasabın yüzü gibi, bu kötü aydınlatılmış yüz beni izlemektedir.

Van Gogh çok sayıda tuvalde kendini resmetmiştir, bunlar ne kadar iyi aydınlatılmış olsalar da, ışık konusunda bunların yalan söylediklerine, kendi içinde yolunu kazması ve çizmesi için zorunlu olan bir ışığın Van Gogh’tan alındığına dair o acı izlenim hep var olmuştur bende.

Elbette bu yolu da ona gösterebilecek kişi doktor Gachet değildi.

Ama, söyledim bunu, yaşayan her psikiyatrda, karşısındaki her sanatçıda, her dâhide ona bir düşman gösteren iğrenç ve pis bir soya çekim vardır.

Ve doktor Gachet’nin, tedavi ettiği ve sonunda kendi evinde kendine kıyan Van Gogh’un karşısında, onun dünyadaki son dostu, bir tür gökten gelen teselli edici anısını tarihe bıraktığını da biliyorum.

Ben yine de, Van Gogh’un, o gün, Auvers-sur-Oise’da intihar ettiği gün, Auvers-sur-Oise’lı doktor Gachet’ye borçlu olduğunu her zamankinden daha çok düşünüyorum,

borçlu olmuştur, diyorum, hayatı terk etmesini, —

çünkü Van Gogh, her koşulda kendine ve daha ötesini, olguların doğrudan ve görünür gerçeğinden sonsuzca ve tehlikeli şekilde daha ötesini görmeyi sağlayan üstün bir bilinçliliğe sahip o karakterlerden biriydi.

Bilincin korumaya çalıştığı bilinçten daha ötesini demek istiyorum.

Van Gogh, sanki yolunmuş kasap gözlerinin dibinden, hiç ara vermeden, doğayı nesne olarak, insan vücudunu da tencere ya da pota olarak kabul eden o karanlık simya işlemlerinden birine veriyordu kendini.

Ve biliyorum ki doktor Gachet bunun onu yorduğunu görüyordu hep.

Bu da onda basit bir hekimlik kaygısının etkisi değildi,

ama itiraf edilmemiş olduğu kadar, bilinçli de olan bir kıskançlığın itirafıydı.

Çünkü Van Gogh içsel aydınlanmanın o aşamasına gelmişti ki, düzensiz düşünceler maddenin istilacı boşalmaları karşısında geriye akmaktadır,

ve orada düşünmek, kendini yıpratmak değildir artık,

ve artık yoktur.

ve orada vücut toplamak kalır sadece, demek istiyorum ki

VÜCUTLAR YIĞMAK.

Bu artık yıldızların dünyası değildir, bilincin ve beynin ötesinden böylece ele alınan dolaysız yaratımın dünyasıdır.

Ve ben, beyinsiz bir vücudun hareketsiz duvarlarla yorulduğunu hiç görmedim.

Hareketsizliğin duvar bölmeleri şu köprüler, şu ayçiçekleri, şu porsuk ağaçları, şu zeytin hasatları, şu ot biçimleri. Kımıldamıyorlar artık. Öylece kalakalmışlar.

Ama, içine girilemez sıçramanın mührünü söken canlı bıçak darbesi altında onları kim daha katı olarak düşleyebilir ki?

Hayır, bir duvar bölmesi, Doktor Gachet kimseyi yormamıştır hiçbir zaman. Onlar, kımıldatmadan duran, öfkeden çılgına dönmüş insan güçleridir.

Ben de zavallı Van Gogh gibiyim, artık düşünmüyorum, ama her gün daha yakından korkunç içsel kaynamalar yönetiyorum; herhangi bir tıbbın kendimi yoruyorum diye beni kınamaya geldiğini görmek hoş olurdu doğrusu.

Van Gogh’a belli bir miktar para gerekiyordu, bu konuda, anlatılanlara göre, Van Gogh birkaç günden beri canı sıkılıp sinirleniyordu.

Her zaman gerçeğin bir derece üstünde olan yüksek karakterlerin eğilimi, her şeyi kötü bir bilinçle açıklamaktır,

hiçbir şeyin rastlantısal olmadığına ve kötü meydana gelen her şeyin bilinçli, akıllı ve anlaşmış bir kötü niyetin etkisiyle oluştuğuna inanmaktır.

Psikiyatrların hiç inanmadıkları şey.

Dâhilerin hep inandıkları şey.

Hasta olduğumda, büyülendiğimdendir bu; öte yandan, birinin sağlığımı benden almakta çıkarı olduğuna ve sağlığımdan yararlandığına inanmazsam hasta olduğuma da inanamam.

Van Gogh da inanıyordu büyülendiğine, bunu da söylüyordu.

Ben de onun böyle olduğuna inanıyorum kesinlikle ve nereden, nasıl olduğunu bir gün söyleyeceğim.

Doktor Gachet de o gülünç sert gardiyan, o kanlı irinli gardiyan, ceketi gök mavisi ve çamaşırı pırıl pırıl, tüm sağlıklı fikirlerini alıp götürmek için zavallı Van Gogh’un karşısına dikilmiş gardiyan. Çünkü sağlıklı olan bu görme biçimi hep birlikte yayılmış olsaydı, toplum yaşayamazdı artık, ama orada yeryüzünün hangi kahramanlarının özgürlüğe kavuşacağını biliyorum ben.

Van Gogh, aydınlanmış kişiliğinin bedensel ve fiziksel gelişmesi için de gerekli olan devrimi talep etmeksizin, ressam Van Gogh dehasının sadece resim yapmakla yetinmesinden çıkarı olan ailenin bu tür kan emiciliğini vaktinde sarsmasını bilemedi.

Ve Doktor Gachet ile Van Gogh’un kardeşi Théo arasında, onlara getirdikleri hasta konusunda, aileler ve tımarhanelerin baştabipleri arasında gerçekleşen, o fısıltılı pis kokan kaç görüşme olmuştur acaba?

— Gözetim altında tutun onu, bütün bu fikirleri bıraksın artık; duyuyor musun, doktor söyledi, bütün bu fikirleri bırakmak lazım; bu acı veriyor sana, bunları düşünmeye devam edersen ömrübillah tımarhanede kalacaksın.

— Ama hayır, Van Gogh Bey, kendinize gelin bakalım, bunlar rastlantı, hem, sonra Tanrı’nın sırlarına böyle bakmak istemek asla hayırlı olmamıştır. Bay Filanca’yı tanıyorum, çok iyi bir insandır; onun böyle gizlice büyü yaptığına inanıyorsunuz, çünkü zulme uğradığınız fikrine kapılıyorsunuz.

— Bu miktarın ödeneceği konusunda söz verildi size, ödenecek bu. Bu gecikmeyi kötü niyete bağlamakta böyle diretmeye devam edemezsiniz.

Bütün bunlar hiç önemsizmiş gibi olan o yumuşak saf yürekli psikiyatr konuşmalarıdır, ama kalbin üzerinde küçük siyah dilin izi gibi bir şey, zehirli bir semenderin yumuşacık küçük siyah dilini bırakırlar.

Hem, bazen daha fazlası da gerekmez bir dehayı intihara sürüklemek için.

Kalbin, çıkmazı öyle korkunç bir şekilde hissettiği günler olur ki; bunun artık geçemeyeceği düşüncesi onun kafasının üstüne âdeta bir bambu darbesi gibi iner.

Çünkü Doktor Gachet ile bir konuşma sonrasında Van Gogh, hiçbir şey yokmuş gibi, odasına girdi ve intihar etti.

Ben de dokuz yıl geçirdim bir tımarhanede ama intihar takıntım hiç olmadı, bununla birlikte sabahleyin, ziyaret saatinde, bir psikiyatr ile yaptığım her konuşmanın bana kendimi asmak isteği verdiğini biliyorum, onun boğazını sıkamayacağımdan…

Théo da kardeşine karşı maddi olarak çok iyiydi belki, ama bu durum onu sayıklayan, hayallere kapılmış, sanrılı sanmasını engellemiyordu ve o, Van Gogh’u sayıklamasında izlemek yerine,

sakinleştirmeye çalışıyordu.

Sonra, pişmanlıktan öldü ama ne önemi var bunun?

Van Gogh’un dünyada en çok tutunduğu şey onun ressam düşüncesiydi, onun korkunç fanatik, kıyameti andıran ışıklı düşüncesiydi.

Dünyanın onun kendi yarattığı kalıbın buyruğuna girmesi, halk meydanında sıkıştırılmış, ruha aykırı ritmini yeniden kazanması ve herkesin karşısında, potanın aşırı ısınmasına yeniden konulması gerektiği düşüncesiydi…

Bunun anlamı şudur: Kıyamet, tamamlanmış bir kıyamet şu saatte acılar içindeki ihtiyar Van Gogh’un tuvallerinde saklı bulunmaktadır, yeryüzünün de başı ve ayaklarıyla karşı koymak için ona gereksinmesi vardır.

Herkes aslında ancak cehennemden çıkmak için yazmış ya da resim yapmıştır, heykel yapmıştır, taslak yapmıştır, kurmuştur, icat etmiştir.

Ve ben, cehennemden çıkmak için, bu sakin çırpınışlar içindeki ressamın doğal duygularını ihtiyar Brueghel’in ya da Jérôme Bosch’un kaynaşan kompozisyonlarından daha çok seviyorum, onlar Van Gogh’un yanılmamak için uğraşan zavallı kara cahilden başka şey olmadığı yerde, onun karşısında sadece sanatçıdırlar.

Ama diferansiyel hesapta, kuantum kuramında, ya da ekinoks deviniminin edepsiz ve öylesine bön dinsel işkence denemelerinde kesin olarak bozulmuş bir şey olduğunu bir bilim insanına nasıl anlatmalı? — Van Gogh’un, yatağının seçilmiş bir köşesinde öyle yumuşakça köpüklendirdiği şu karides pembesi ayak örtüsünden dolayı, önünde Auvers-sur-Oise’lı çamaşırcı bir kadının işini bitirip doğrulduğu şu kayığın suya batmış mavisiyle Véronèse yeşili küçük isyandan dolayı, orada, dipte, ucu sivri, köyün çan kulesinin kül rengi köşesinin arkasında sıkıştırılmış şu güneşten dolayı da; müziğin ön planda donup buz tutacağı dalgayı arayan şu kocaman toprak kütlesinin önünde.

o vio profe
o vio proto
o vio loto
o théthé

Neye yarar Van Gogh’un bir tablosunu betimlemek! Başka birinin denediği hiçbir betimleme Van Gogh’un kendi yaptığı doğal nesneler ve renkler sıralaması kadar değerli olamaz,

büyük ressam olduğu kadar büyük yazar da olan Van Gogh, betimlenen yapıt hakkında en allak bullak edici içtenliğin izlenimini verir bize.

 Nedir resim yapmak? Nasıl başarılır bu? Hissedilen ve yapılabilen arasında gibi olan görünmez bir demir duvarın içinden kendine bir geçit bulma eylemidir bu. Nasıl geçilmeli bu duvar? Sert vurmak bir işe yaramaz, aşındırmak gerekir bunu ve eğeyle geçmek, bence yavaş yavaş ve sabırla.

8 Eylül 1888

Gece Kahvesi tablomda, kahvenin, insanın varını yoğunu yitirebileceği, deliye dönebileceği, cinayet işleyebileceği bir yer olduğunu ifade etmeye çalıştım. Sonunda, açık pembe ile kan kırmızısı ve şarap tortusunun karşıt renkleriyle, hafif XV. Louis ve Véronèse yeşili ile sarı-yeşil, mavi-yeşil kontrastlarıyla, bütün bunlar bir cehennem fırını, soluk kükürt havasında, bir meyhanenin kasvetli etkisini göstermeye çalıştım.

Bununla birlikte, bir Japon neşesi görünümüyle ve Tartarin’in saflığıyla…

23 Temmuz 1890.

Daubigny bahçesinin şu taslağına bakarsın belki — benim en isteyerek yaptığım tuvallerimden biridir bu, — ona eski bir köy kulübesi taslağını ve yağmur sonrası sonsuz buğday tarlalarını gösteren iki tane otuzluk tuvalin taslaklarını ekledim…

Daubigny bahçesi, önde yeşil ve pembe otlar. Solda, yeşil ve leylak rengi bir çalılık ve beyaza çalan yapraklı bir bitki çotuğu. Ortada bir gül öbeği, sağda bir çit, bir duvar, duvarın üstünde mor yapraklı bir fındık ağacı. Sonra bir sıra leylak, sarı yuvarlak ıhlamurlar, ev de ta dipte, pembe, çatısı mavimsi kiremitlerle örtülü. Bir bank ve üç sandalye, sarı şapkalı siyah bir figür ve önde kara bir kedi. Solgun yeşil bir gökyüzü.

Böyle yazmak ne kadar kolay görünüyor değil mi!

Peki! Hadi deneyin ve söyleyin bana, Van Gogh’un bir tablosunu yapan kişi olmayarak, bu tabloyu şu küçük mektubundaki kadar yalın, kuru, nesnel, kalıcı, geçerli, sağlam, saydamsız, kütlesel, sahici ve mucizevi bir şekilde betimleyebilir miydiniz?

(Çünkü ayırıcı ölçüt noktası, bir yoğunluk ya da bir kramp sorunu değil, basit bir kişisel yumruk zorunudur.)

Demek ki Van Gogh’un ardından bir Van Gogh tablosunu betimlemeyeceğim, ama ben Van Gogh’un, doğayı devşirip topladığı için, onu sanki terleyip kendinden çıkardığı ve onu terlettiği için, kendinden sonra artık doğal görüntülerin oluşmadığı düşünülemeyecek seküler cisim ufalanmasını, apostrofların, çizgilerin, virgüllerin, çubukların korkunç öz baskısını tuvalleri üstünde demetler hâlinde, âdeta anıtsal renk demetleriyle saçtığı için ressam olduğunu söyleyeceğim.

Motifte ne kadar da bastırılmış dürtü, anında yakalanmış bakışlar ve göz kırpmalar var; gerçekliği işleyen ışıklı güç akımları, sonunda geri püskürtülmeden, tuvale çekilmeden ve kabul edilmeden önce barajı devirmek zorunda kalmışlar gibi?

Van Gogh’un tablolarında hayaletler, hayaller, sanrılar yoktur.

Öğleden sonra saat 2 sularında güneşin yakıcı hakikatidir bu.

Yavaş yavaş aydınlatılmış ağır bir oluş karabasanı.

Kasvetsiz ve etkisiz.

Ama doğum öncesinin acısı vardır orada.

Bir çayırın, şurada geri gönderilmeye hazır bir buğday fidesinin ıslak parıltısıdır bu.

Doğa bir gün hesabını verecektir bunun.

Toplumun da onun vakitsiz ölümünden hesap vereceği gibi.

Rüzgârda eğilmiş bir buğday fidesi, üstünde virgül hâlinde konmuş yalnız bir kuş… hangi ressam, sadece ressam olmayacak hangi ressam, Van Gogh gibi, bu denli yumuşatıcı bir yalınlık konusunu ele alma cesaretini gösterebilirdi?

Hayır, Van Gogh’un tablolarında hayalet de yoktur, dram da yoktur, konu da yoktur; dahası nesne de yoktur diyeceğim, çünkü motifin kendisi nedir ki?

Anlatılamaz bir antik müzik motetinin[7] demir gölgesi gibi, kendi konusundan umudunu kesmiş bir izleğin yinelenip duran nakaratı değilse…

Görülmüş çıplak ve saf doğadır bu, ona yeterince yaklaşılabilirse, ortaya çıktığı gibidir.

Şu eritilmiş altından, eski Mısır’da pişmiş tunçtan manzara tanık buna; ışıktan öylesine çökmüş ki, dağılır gibi olan damların üstünde kocaman bir güneş parlamaktadır.

Ve bana bu gizemli, boğazlanmış kadın hissini veren, kafası açık ve sırrını cellat kütüğü üstünde teslim etmiş, yararsız bir anlaşılmazlığın cesedi duygusu uyandıran karanlık, hayaletimsi ya da ürpertici bir resim bilmiyorum.

Bunu söylerken Sakin Baba’yı[8] ya da, kolunda sanki bir çaputçunun çengeli gibi bir şemsiyeyle iki büklüm duran bir ihtiyar adamın en son geçtiği o tuhaf güz yolunu düşünmüyorum.

Onun parlak siyah yer mantarı renginde kanatlı kargalarını düşünüyorum yeniden.

Buğday tarlasını düşünüyorum bir daha başak üstüne başak, her şey söylenmiştir artık, önde, birkaç küçük gelincik başı yumuşakça serpilmiş, acı ve sinirli bir şekilde yerleştirilmiş oraya, ve seyrek, bilerek ve öfkeyle gösterilmiş ve parça parça edilmişler.

Sadece hayat bilir, böyle düğümleri açık bir gömlek altından konuşan deri soyulmaları sunmayı; ve bakış, niçin bilinmez, sağa doğru değil de sola doğru, kıvırcık ten tepesine doğru kaymaktadır.

Ama bu böyledir ve bir olgudur bu.

Ama bu böyledir ve olmuştur.

Öyle müphemdir yatak odası da, öylesine hoş bir şekilde köylüdür; sanki manzarada, uzakta, onları saklayan pencerenin arkasında titrediğini gördüğümüz buğdayları bandıracak bir koku yayılmaktadır.

Eski ayak örtüsünün rengi de köylüdür; bir midye, deniz kestanesi, karides, hafif bir Güney Fransa kırmızısı, yanık bir biber kırmızısı renginde.

Yatağının ayak örtüsünün rengi gerçekte öylesine başarılıysa, kuşkusuz Van Gogh’un hatasındandır bu; hangi dokumacı, Van Gogh’un bu anlatılamaz sıvanın kırmızısını beyninin dibinden tuvaline aktarabildiği gibi, onun anlatılamaz dokusunun yerini değiştirebilirdi, görmüyorum bunu.

Sözde Kutsal-Ruhlarının başında oyma kalem “Meryem”lerinde bir vitrayın altın sarısını, sonsuz mavisini düşleyen kaç cani ruhlu rahip, tam bir olay olan şu açık yürekli renkleri havada ayırabildi, havanın sinsi oyuklarından çekip çıkarabildi onları bilmiyorum; o renklerde Van Gogh’un tuval üstündeki her fırça darbesi bir olaydan da beterdir.

Bir kez, temizce bir oda verir bu, ama hiçbir Benedikten’in sağlık alkollerini kıvama getirmek için artık bulamayacağı bir belsem ya da hoş koku ayna sırından.

Başka bir kez, koca bir güneşin ezdiği sade bir saman aygırı da verir bu.

Bu oda, pürtüklü bir tuvalet havlusunun yanına yaklaşılmaz ve rahatlatıcı eski bir köylü nazarlığı gibi asılı olduğu, saydam incilerden beyaz duvarlarıyla felsefe taşını düşündürüyordu.

Eski işkencelerden de kötü o hafif tebeşir beyazlarından var, ve hiçbir zaman bu tuvaldeki kadar, zavallı büyük Van Gogh’un o eski iş titizliği çıkmaz ortaya.

Çünkü bütün Van Gogh tam da budur, gizlice ve insanın içine işleyecek biçimde vurulmuş biricik fırça darbesinin titizliği. Eşyanın her zamanki rengi, ama öylesine doğru, öylesine severek doğru ki, onun eşsizliğine ulaşabilecek hiçbir değerli taş yoktur.

Çünkü Van Gogh bütün ressamlar içinde en gerçek ressam olmuştur, yapıtının kesin yolu ve bu yolların kesin çerçevesi olarak resmi aşmak istememiş olan tek ressamdır o.

Öte yandan da, yaptığı resim, doğayı temsil etmenin hareketsiz eylemini mutlak olarak aşmış olan tek ressamdır; mutlak olarak tek; doğanın bu tekelci temsilinde dönen bir güç, tam kalpten koparılmış bir öge fışkırttığı için.

O, temsilin altından bir derinlik çıkartmıştır, onun içine de bir dirilik, canlılık kapatmıştır, ki bunlar doğada yoktur, gerçek doğanın derinliğinden ve diriliğinden daha gerçek doğaları ve derinlikleri vardır bunların.

Bu satırları yazdığım saatte, ressamın kanlı yüzünün bana doğru geldiğini görüyorum, karnı deşilmiş ayçiçeklerinden bir duvar içinde,

korkunç bir ışık geçirmez Yemen taşı kösekleri ve lacivert taşı çayırlarının ışıl ışıl yanmasında…

Bütün bunlar, kendilerini tane tane gösteren atomların âdeta bir gök taşı bombardımanı ortasında,

Van Gogh’un, tuvallerini bir ressam gibi, kuşkusuz ve sadece bir ressam gibi düşündüğünün kanıtı, ressam ama,

bundan dolayı da,

korkunç bir müzisyen.

Susmuş ve dupduru doğada gülen, iki kasırga arasında yatışmış bir fırtınanın orgçusu, ama Van Gogh’un kendisi gibi, bu doğa da, ayağını kaldırmaya hazır olduğunu gösteriyor.

Onu gördükten sonra, herhangi bir resimli tuvale sırtını dönebilir insan, bunun bize söyleyebileceği fazladan bir şey yoktur. Van Gogh’un resminin fırtınalı ışığı, karanlık hikâyesine, onu görmeyi bıraktığınız saatte başlar.

Van Gogh, sadece ressam, daha fazlası da değil,

felsefe, mistik, ayin, psikürji (hipnoz) ya da törensel bir sıra yok,

tarih, edebiyat ya da şiir yok,

onun bronzlaşmış altın ayçiçekleri resmedilmişlerdir: ayçiçekleri gibi resmedilmişlerdir, o kadar, ama doğal hâlinde bir ayçiçeğini anlamak için, şimdi Van Gogh’a dönmek gerekir, tıpkı doğal hâlinde bir fırtınayı,

fırtınalı bir gökyüzünü,

doğal hâlinde bir ovayı

anlamak için Van Gogh’a dönülmeden yapılamayacağı gibi.

Mısır’da hava böyle fırtınalıydı ya da Sami Juda’nın ovalarında,

belki de Keldani ülkesinde hava böyle kararmıştı, kimsenin bana yer değiştirdiklerini söylemediği Moğolistan’da ya da Tibet yaylalarında.

Ama yine de inanamam artık Tibet dağlarına, gömülmüş bir kemik yığını kadar beyaz, üstüne şu yaşlı morumsu göklerin çöktüğü şu buğday ya da taş ovasına baktığımda.

Ressam, sadece ressam, Van Gogh, sadece resmin olanaklarından yararlandı, onları da aşmadı.

Demek istiyorum ki, resim yapmak için, resmin ona sunduğu olanaklardan yararlanmanın ötesine gitmedi.

Fırtınalı bir gökyüzü,

tebeşirden beyaz bir ova,

tuvaller, fırçalar, kızıl saçları, tüpler, sarı eli, sehpası,

ama Tibet’in bir araya gelen bütün lamaları, hazırlamış olacakları kıyameti eteklerinin altına silkebilirler,

Van Gogh, bizi tam yönelmeye zorlayacak kadar uğursuzluk taşıyan bir tuvalde, onun azot peroksitini bize sezdirecektir önceden.

Bir gün, motifi aşmamaya karar veriverdi,

ama, Van Gogh’u gördüğümüzde, motiften daha az aşılabilir bir şey olduğuna inanamayız artık.

Mor çevreli ekin sapından bir koltuğun üstünde yanan bir el şamdanının basit motifi, Van Gogh’un elinin altında, Yunan trajedilerinin ya da zaten şimdiye dek oynanmamış olan Cyril Tourneur’ün, Webster’in ya da Ford’un bütün dram dizilerinden daha çok şey anlatır bize.

Edebiyat yapmadan söylüyorum, manzaralarının patlamasında, Van Gogh’un kanla kızıllaşmış yüzünün bana doğru geldiğini gördüm,

kohan
taver
tensur
purtan

bir parlama içinde,

bir bombardıman içinde,

bir patlama içinde,

zavallı çılgın Van Gogh’un tüm yaşamı boyunca boynunda taşıdığı o değirmen taşının öcünü alıyorlar.

Ne için, neresi için olduğunu bilmeden resim yapmanın değirmen taşı…

Çünkü biz bu dünya için,

bu yeryüzü için çalışmadık sürekli,

savaşmadık,

korkudan, açlıktan, sefaletten, kinden, rezaletten,

ve tiksintiden,

zehirlenmedik hepimiz,

bu yeryüzü hepimizi büyülemiş olsa da,

intihar da etmedik sonunda,

çünkü biz, hepimiz, zavallı Van Gogh gibi, toplumun intihar ettirdikleri değil miyiz!

Van Gogh resim yaparken hikâye anlatmaktan vazgeçti, ama harika olan, sadece ressam olan bu ressamın,

ki o, öbür ressamlardan daha ressamdır, çünkü malzeme, boya, onun için ilk planda yer alır,

tüpten dışarı sıkılırken kavranan renk ile,

fırça kıllarının renkte biri öbürünün ardından gelir gibi bıraktığı iz ile,

kendi güneşinden ayrıymış gibi, boyanan resmin fırça darbesi ile,

rengin kendisinde, burguyla delinmiş, altüst edilmiş, ve ressamın her yandan matlaştırıp karıştırdığı kıvılcımlar biçiminde fışkıran fırça ucunun i’siyle, virgülü, noktası ile,

harika olan, sadece ressam olan bu ressamın, bütün doğuştan ressamların içinde,

bize bir resimle,

onun seçtiği motifi temsil eden bir resimle,

karşı karşıya olduğumuzu en çok unutturan kişi olmasıdır,

ve karşımıza, sabit tuvalin önüne saf gizemi, yani çılgın fırçasıyla her yönden sıkıştırılmış, deşilmiş ve kılıçtan geçirilmiş manzaranın, acı çeken çiçeğin saf gizemini, gizemli saflığını getiren kişi olmasıdır.

Onun manzaraları, ilkel kıyametlerini henüz bulmamış, ama bulmadan etmeyecek olan eski günahlardır

Niçin Van Gogh’un resimleri, bir dünya mezarının öbür yanından görülüyormuş izlenimini veriyorlar bana? Onun güneşleri bu dünyada sevinçli bir şekilde dönen ve aydınlatan her şey olmuşlardır…

Çünkü onun çırpınıp duran manzaralarında ve çiçeklerinde yaşayıp ölen, bizim bir gün ruh dediğimiz şeyin bütün hikâyesi değil mi?

Kulağını bedenine veren ruhu, Van Gogh ruhunun ruhuna geri verdi,

bir kadın o uğursuz hayali pekiştirsin diye.

Bir gün ruh yoktu,

tin de yoktu,

bilince gelince, kimse düşünmemişti bunu,

ama savaş hâlinde, sadece, yok olur olmaz yeniden oluşan ögelerden oluşan bir dünyada, neredeydi düşünce?

Çünkü bir barış lüksüdür düşünce.

Sorunun olgusal yanını o akıl almaz Van Gogh’tan daha iyi anlayan ressam var mıdır? Onun resminde her gerçek manzara, sanki güç hâlinde, yeniden başlayacağı bir potanın içindedir.

O zaman, ihtiyar Van Gogh kraldı, ona karşı,

uyurken, Türk kültürü[9] denilen ilginç günah icat edildi,

dürüstlüğünün içini doldurmak için, doğal bir şekilde, sanatçı yemekten başka bir şey yapamamış insanlığın günahının örneği, barınağı, nedeni.

Burada da, korkaklığını ayin olarak kutsamaktan başka bir şey yapmadı o insanlık!

Çünkü insanlık yaşamak zahmetine katlanmak istemez, gerçekliği oluşturan şu doğal güçlerin birbiriyle ilişki kurmasına yanaşmaz; bu güçlerden hiçbir fırtınanın artık zarar veremeyeceği bir vücut çıkarmak için böyle davranır.

O, her zaman yalnızca var olmakla yetinmeyi yeğlemiştir.

Hayata gelince, onu sanatçının dehasında gidip aramaya alışmıştır.

Oysa, bir elini mum alevinde yakan Van Gogh, yaşamak için, yani var olma fikrinden yaşamak olgusunu çıkarmak için, hiç korkmadı savaştan,

ve kuşkusuz, her şey var olmak zahmetine katlanmadan var olabilir,

ve her şey olabilir, çılgına dönmüş Van Gogh gibi ışıldamak ve pırıl pırıl yanmak zahmetine katlanmadan.

İşte toplum bunu aldı ondan, Türk kültürünü gerçekleştirmek için, kökenini ve dayanağını cinayette bulan, o görünüşteki dürüstlük kültürünü…

Ve işte böyle öldü Van Gogh intihar ederek, çünkü bütün bir bilinç birliği ona dayanamadı.

Çünkü ne tin, ne ruh, ne vicdan, ne de düşünce yoksa da,

patlayıcı vardı,

olgunlaşmış yanardağ,

kaygı taşı,

sabır,

veba yumrusu,

pişmiş tümör,

ve derisi yüzülmüş yara kabuğu vardı.

 

Ve uyuyordu kral Van Gogh, sağlığı isyan edip yakın bir uyarıyı hazırlıyordu.

Nasıl mı?

Sağlığın, alışılmış acılardan, yüzlerce yarayla tahrip edilmiş müthiş yaşam coşkularından bir kan dolgunluğu olmasından dolayı, yine de yaşatmak gerektiği,

kendini devam ettirmesinin sağlanması gerektiği gerçeğiyle.

Yanmış bomba, açığa vurulmamış bir baş dönmesi kokmayan, yaraşmaz canlı olmaya.

Zavallı Van Gogh’un alev patlamasıyla kendini göstermeyi görev edindiği merhemdir bu.

Ama nöbette bekleyen kötülük acı verdi ona.

Türk dürüst bir görünüş altında, Van Gogh’a nazikçe yaklaştı, onun badem şekerini toplamak için,

oluşan (doğal) badem şekerini koparmak amacıyla.

Ve Van Gogh binlerce yaz kaybetti orada.

Bundan dolayı da öldü otuz yedi yaşında,

yaşamadan önce,

çünkü her maymun ondan önce, onun toplamış olduğu güçlerle yaşadı.

Ve şimdi de geri verilmesi gerekecek olan budur, Van Gogh’a dirilmesini sağlamak için.

Bir alçak maymun ve ıslak köpek insanlığına karşı, Van Gogh’un resmi, ruhun, tinin, bilincin (vicdanın), düşüncenin olmadığı, sadece sırasıyla zincire vurulmuş ve çözülmüş basit cisimlerin olduğu bir zamanın resmi olacaktır.

Güçlü çırpınışlardan, öfkeli örselenmelerden manzaralar; kesin sağlığa eriştirmek için ateşin yanıp tutuştuğu bir vücudun çırpınışları kadar.

Vücut derinin altında aşırı ısınmış bir fabrikadır,

dışarda da,

hasta parlamakta,

ışıldamakta,

bütün gözenekleriyle,

patlak.

İşte bir manzarası

Van Gogh’un

öğle vakti.

Sadece süregiden savaş açıklar ancak bir geçiş olan barışı,

boşaltılmaya hazır bir süt, kaynadığı tencereyi nasıl açıklarsa, öyle.

Sakının Van Gogh’un güzel manzaralarından, fır fır dönen ve barışçı,

çırpınıp duran ve barıştırılmış manzaralardan.

Geçecek olan ateşin iki yükseliş arası, sağlıktır.

Bir sağlık isyanının iki yükseliş arası, ateştir.

Bir gün Van Gogh’un hem ateş hem sağlıkla donanmış resmi,

kalbinin artık dayanamadığı kafeste bir dünyanın tozunu havaya fırlatmak üzere geri dönecektir.

 

EK-YAZI

Kargalar tablosuna dönüyorum.

Bu tablodaki kadar, toprağın denizle eş değer olduğunu daha önce kim gördü?

Bütün ressamlar arasında, Van Gogh bizi en derin şekilde soyan ressamdır, hem örgüye varıncaya kadar, ama bir takıntının bitleri ayıklanırcasına.

Nesnelerin başka olmalarını oluşturmak takıntısı, sonunda başkanın günahını göze almak takıntısı, hem, toprak da sıvı bir denizin rengine sahip olamaz, oysa Van Gogh toprağını âdeta bir dizi bıçkı darbesi gibi fırlatıyor.

O, şarap tortusu rengini de akıttı tuvaline, şarap gibi kokan da topraktır, buğday dalgaları ortasında hâlâ çalkalanan, gökte her yandan biriken bulutlara karşı koyu bir horoz ibiğini doğrultan.

Ama söyledim daha önce, hikâyenin kasvetli yanı, kargaların işlenişindeki gösteriştir.

Şu misk rengi, zengin arpa rengi, sanki büyük bir akşam yemeğinden çıkmış yer mantarı rengi.

Göklerin morumsu dalgalarında, dumandan oluşan iki ya da üç ihtiyar adam başı, bir kıyamet yüz buruşturmasını göze alırlar; ama, onları daha edepli, yani daha az ruhsallığa iten Van Gogh’un kargaları oradadır,

ve Van Gogh’un kendisi bu basık gökyüzünü yansıtan tuval ile ne demek istedi acaba? Sanki varoluştan tam kurtulduğu anda resmedilmiş bu tuval ile? Garip bir rengi var bu tuvalin, neredeyse şatafatlı, doğuma, düğüne, gidişe dair,

dalgasını Van Gogh’un artık durduramayacak gibi göründüğü bir toprağın üstünde, güçlü zil darbeleri vurduğunu duyuyorum karga kanatlarının.

Sonra ölüm.

Saint-Rémy zeytin ağaçları.

Güneş selvisi.

Yatak odası.

Zeytin hasadı.

Aliscamps’lar (Cennet Tarlaları)

Arles Kahvesi.

 

Suya parmağınızı batırmak istediğiniz köprü; bir çocukluk durumuna şiddetli bir dönüş deviniminde, Van Gogh’un şaşırtıcı bilek gücü yaşamak zorunda bırakır sizi…

Su mavidir,

bir su mavisinden değil,

bir sıvı boya mavisinden.

Kendine kıymış bir meczup oradan geçmiş ve resmin suyunu doğaya geri vermiş,

ama ona kim onu geri verecek?

 

Bir deli mi, meczup mu Van Gogh?

Bir gün, bir insan yüzüne bakmasını bilmiş kişi, Van Gogh’un kendisinin yaptığı portresine baksın, yumuşak şapkalı olan o resmi düşünüyorum.

Aşırı uyanık Van Gogh tarafından resmedilmiş o kızıl kasap yüzü, bizi incelemekte, ters ters bakarak gözlemektedir bizi.

Bir insan yüzünü böyle kahredici bir güçle yoklayabilecek ve onu yadsınamaz psikolojisini âdeta bıçakla kesip ayırabilecek tek bir psikiyatr tanımıyorum.

Van Gogh’un gözü büyük bir dehanın gözüdür, ama onun belirdiği tuvalin dibinden beni kesip ayırma tarzını gördüğümde, onda şu an bir ressamın değil, benim hayatta hiç karşılaşmadığım bir filozof dehasının yaşadığını hissediyorum.

Hayır, Sokrates bu göze sahip değildi, ondan önce belki sadece zavallı Nietzsche, o ruh soyan, vücudu ruhtan kurtaran, insan vücudunu çırılçıplak eden (tinin kaçamakları dışında) o bakışa sahip olmuştur.

Van Gogh’un bakışı, zayıf ve tek bir kıvrımı olmayan kaşlarının ardında asılıdır, vidalanmıştır oraya; seyrek göz kapakları cam gibidir.

Dimdik batan bir bakıştır bu, iyi yontulmuş bir ağaç gibi bıçakla budanmış bu yüzün içine işler.

Ama Van Gogh, göz bebeğinin boşluğa devrileceği anı yakaladı,

bir gök taşının bombası gibi bize fırlatılan bu bakışın, onu dolduran devinimsizliğin ve boşluğun durgun rengini aldığı anı…

Dünyadaki bütün psikiyatrlardan daha iyi böyle saptamıştır o büyük Van Gogh hastalığının yerini.

Deliyorum, geri alıyorum, gözetliyorum, takıyorum, söküyorum, ölü hayatım hiçbir şeyi gizli tutmuyor; hiçlik de kimseye kötülük yapmadı zaten, beni içeri dönmeye zorlayan şu geçip giden, beni de bazen altında bırakan şu üzücü yokluktur, ama ben orada her şeyi açık, apaçık görüyorum, hiçliğin bile ne olduğunu biliyorum, içinde ne olduğunu da söyleyebilirim.

Haklıydı da Van Gogh, sonsuzluk için yaşanabilir, sadece sonsuzlukla hoşnut olabilir insan, yeryüzünde binlerce büyük dehayı doyuracak kadar sonsuzluk var, göklerde de var; eğer Van Gogh bununla tüm hayatını ışığa boğmak arzusunu yerine getiremediyse, nedeni toplumun bunu ona yasaklamasıdır.

Apaçık bir şekilde ve bilinçli olarak yasaklaması yüzünden.

Bir gün Van Gogh’u katledenler oldu, Gérard de Nerval’i, Baudelaire’i, Edgar Poe’yu ve Lautréamont’u nasıl katlettilerse, öyle.

Bunlar ona bir gün şöyle dediler:

“Şimdi, yeter artık, Van Gogh, yallah mezara, senin dehandan da bıktık usandık, sonsuzluk mu dediniz? Sonsuzluk bizim için…”

Çünkü Van Gogh sonsuzluğu ararken ölmemiştir, sefaletten ve nefesi tıkanıp boğularak ölmemiştir,

o daha hayattayken, ona karşı sonsuzluğa sahip olduklarını sanan hödüklerin ona sonsuzluğu vermemeleri yüzünden ölmüştür;

ve Van Gogh tüm yaşamı boyunca ona yetecek kadar sonsuzluk bulabilirdi, eğer kitlenin hödük bilinci, resimle olsun, şiirle olsun, hiç ilişkileri olmayan eğlencelerini beslemek için ona sahip olmak istemeseydi.

 

 

Dahası var, yapayalnız intihar edilmez.

Kimse doğmak için yalnız olmamıştır.

Kimse de yalnız değildir ölmek için.

Ama, intihar durumunda, kendini doğaya karşı hayatından yoksun etme eylemine vücudu karar verdirmek, bir kötü varlıklar ordusunu gerektirir.

Hem, inanıyorum ki, son ölüm anında başka biri vardır hep, bizi kendi hayatımızdan yoksun bırakmak için.

 

İşte böylece, Van Gogh kendini mahkûm etti, yaşamayı bitirmişti çünkü; kardeşine yazdığı mektuplarda da hissedildiği gibi, kardeşinin bir oğlunun doğumu üzerine,

kendisini, beslemesi gereken fazladan bir ağız olarak görmüştü…

 

Ama özellikle Van Gogh, sonunda o sonsuzluğa kavuşmak istiyordu, söylendiğine göre, bir yıldız trenine binip gidilir gibi gidilirdi o sonsuzluğa,

ve hayat ile işi bitirmeye karar verildiği gün binilirdi o trene.

Oysa, Van Gogh’un ölümünde, bunun böyle olduğunu sanmıyorum.

Van Gogh ilkin kardeşi tarafından kovuldu dünyadan, ona yeğeninin doğduğunu söyleyerek; sonra da doktor Gachet kovdu onu, dinlenmesini ve yalnızlığı önermek yerine, Van Gogh’un gidip yatmakla daha iyi edeceğini hissettiği bir gün, onu motif üzerine resim yapmaya gönderen adam.

Çünkü acı çektirilmiş Van Gogh’un yapısındaki bir açıkgörürlüğe ve duyarlığa böyle engel olunmaz.

Bazı bilinçler vardır, kimi günler basit bir çelişki yüzünden kendilerini öldürürler; bunun için de deli, kayıtlı, raporlu deli olmak gerekmez, tam tersine, sağlıklı olmak ve haklı olmak yeterlidir.

Ben, böyle bir durumda, çoğu kez başıma geldiği gibi, bana: “Bay Artaud, sayıklıyorsunuz!” denildiğini duyduğumda, buna artık bir cinayet işlemeden dayanamam.

Van Gogh da, kendisine böyle denildiğini duydu.

Ve bu yüzden gerildi boğazında, onu öldüren kan düğümü…

 

[1] Bizans ateşi: Bizanslıların düşman donanmasına karşı kullandıkları suda sönmeyen, ama daha da şiddetle yanan ateş. (ç.n.)

[2] Thiers, L. Adolphe (1797-1877): Fransa’da 3. Cumhuriyetin kurucularından ve ilk cumhurbaşkanı.

Gambetta, Léon (1838-1882): 3. Cumhuriyetin ilk hükümetinde önemli rolü olan Fransız avukat ve politikacı.

Faure, Félix (1841-1899): 3. Cumhuriyetin 6. Cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanlığı sırasında, Dreyfus olayının yankıları sürmüştür. (ç.n.)

[3] Doktor L., büyük olasılıkla, Rodez akıl hastanesinin doktorlarından Jacques Latremolière… (ç.n.)

[4] Fama fatum: Latince, halkın sesi anlamındaki fama ve tanrısal yazgı anlamındaki fatum’un oluşturduğu kavram çifti. (ç.n.)

[5] Sübye: Bizim geleneğimizde de yer alan bir tür şerbet; Sefarad mutfağından Osmanlı’ya geçen, kurutulmuş kavun çekirdeklerinin taş dibeklerde dövülerek macun hâline getirildikten sonra su ve şeker karıştırılarak içilen serinletici bir içecek. (ç.n.)

[6] Picasso’nun “Ağlayan Kadın” tablosuna gönderme olabilir. (ç.n.)

[7] Motet: Genellikle Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde yaygın olan, enstrüman eşliği olmadan, tamamen insan sesleriyle uygulanan dinsel bir müzik türü. (ç. n.)

[8]   Sakin Baba (Père Tranquille), yönetmenliğini Rene Clément’in yaptığı 1946 yapımı Fransız filminin başkarakteri olan Edouard Martin, sakin bir aile babasıdır, ama Nazilere karşı direnişin önemli simgelerinden biridir. (ç. n.)

[9] Burada geçen Türk imgesi, gerçek Türklerle ilgili olmayıp, Fransızcanın oryantalist bir klişesinden ibarettir. Artaud’ya göre, Van Gogh, saf bir yaşam enerjisi, toplum ise enerjiyi emen bir asalak, bir kurtçuk, ki Fransızcada “Turc” sözcüğünün bir anlamı da budur. Artaud, ırkçı anlamda Türklerden söz etmiyor burada, oryantalist bir ayna kullanıyor: Batı toplumunun kendi içindeki kötülüğü, ikiyüzlülüğü anlatmak için bu sözcüğü metafor yapıyor. Yani Artaud’nun hedefi Türkler değil, ama hedefine varmak için yerleşik olan bu oryantalist klişeyi kullanmış. (ç.n.)

Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da paylaş

Görseli indirip Instagram’da gönderi veya hikâye olarak paylaşabilirsiniz. Metni kopyalayarak açıklamaya ekleyebilirsiniz.

Instagram’ı aç