Tarihten Bugüne Kente Dair Değinmeler

Ümit BAYRAK
62 Dakikalık Okuma

Maricarmen Abascal’ın hatırasına saygıyla …

 

Kent, Uygarlık ve İktidarın Doğuşu

İnsanlık var olduğundan bu yana fiziksel çevresini şekillendirmeye uğraşmış, güvenli hâle getirmeye çalışmıştır. Kovuklar, mağaralar, dikili taşlar, koruganlar… Bilinen ilk yapılar, bizim topraklarımızda… Göbeklitepe öreni yaklaşık 12 bin yıl öncesine tarihleniyor. İnsanlığın tarıma geçtiği tarihe denk düşüyor. Önce kült vardı diyenlere aldırmayın siz. İnsanoğlu ve insan kızı fiziksel çevreyi değiştirmeye çalışırken fiziksel çevre ve maddi koşullar da onu ve toplumsal yaşamı değiştirmiştir.

- Sponsorlu Reklam -

 

Belirlenenlerin kendi aralarında birbirini belirlediği bir toplumsal yapının olabilirliğini tespit eden Nicos Poulantzas’ın bu ‘Üstbelirlenim’ tanımına uygun olarak, toplumsal yaşamın gelişmesi kentlerin ortaya çıkışıyla paralel bir nitelik göstermiş ve bu iki süreç birbirini karşılıklı olarak ilerletmiştir. İnsanların ‘başkası’ ile bir araya geldiği, iş birliği ve iş bölümü temelli bir düzen kurduğu ve bir hukuk oluşturduğu yerlerdir kentler.

 

Kent pratiği insanlığın bugün için ulaştığı en önemli toplumsal kavramı da yaratmıştır: ‘Demokrasi’. Ancak sadece yurttaşların, yani köle sahibi olmayanların oy verdiği bir ‘Demokrasi’ idi o zamanki ‘Demokrasi’. Bu bağlamda kimin için ‘Demokrasi’ sorusu bugün de hâlâ yanıtlanması gereken bir sorudur. Halkın sosyalleştiği ve tartışmalara katıldığı forumlar, agoralar, filozofların düşüncelerini açıkladığı meydanlar… Yani ilk kamusal alanlar. Felsefe okulları, dünyayı anlama ve yorumlama çabaları… O dönemin kent kültürünün temelinde yer alan sahnelerdi.

 

- Sponsorlu Reklam -

Tarım Devrimi sonucu ortaya çıkan ürün fazlasının yarattığı refah, askerî, dinî ve idari sınıfları doğurmuş ve paradoksal biçimde insanlığın başına bela etmiştir.

 

Göbeklitepe
Göbeklitepe
İlk sığınaklar
İlk sığınaklar

Yöneticiler ele geçirdikleri bu gücü kendi iktidarlarını korumak için kullanmışlar, bunun için türlü çeşitli yöntemler geliştirmişler, kurumlar oluşturmuşlardır. Halklar ise bu dönemler boyunca birbirine vurdurulmuş; savaşlar, istilalar ve ara ara tekrar eden kıtlıklar nedeniyle kırıma uğramışlardır. Her dönem saldırı ve tehdit altında kalan kentlerde yönetici sınıfın iktidarı dönem dönem el değiştirse de kurumsal olarak varlığını berkiterek sürdürmüştür. Tarihsel olarak kentlerin yapısı ve kent yaşamına bakış bu temel tespitler çerçevesinde ele alınmalıdır.

- Sponsorlu Reklam -
BURASI REKLAM ALANIDIR

 

Halikarnas Mozolesi
Halikarnas Mozolesi
Bir megaron kompleksinin şematik planı
Bir megaron kompleksinin şematik planı

Dolayısıyla demokrasi için sorduğumuz ‘kimin için’ sorusunu kentler için de sormalıyız. Bugün hâlâ bir kısmı ayakta duran anıt mezarlar, yöneticilerin güç ve ölümsüzlük arayışlarının bir simgesi olarak bu tarihî kast sisteminin ölçeğini bize göstermektedir. Ülkemizdeki —dünyanın yedi harikasından biri sayılan— Halikarnas Mozolesi geçtiğimiz yüzyıl başında bütünüyle yurt dışına kaçırılmış, bugün British Museim’ de sergilenmektedir. Megaron olarak adlandırılan disipliner yapıların ilk örnekleri de yine Anadolu’da, Ege bölgesindedir.

Aslında bizim bölgenin tarihine yönelik farkındalık geliştirmemizde “Halikarnas Balıkçısı” Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın rolü büyüktür. Azra Erhat ise Ege mitolojisi ile ilgili çevirdiği eserler ile Anadolu’nun en eski kent tarihini kültürel hafızamıza kazandırmıştır. Ve giderek askerî yapılar, kaleler, ticari kentler, bugün bazıları artık denizden uzakta kalmış limanlar… Sonra bir ağ oluşturan yollar, köprüler.

 

Antik Yunan felsefe okulları
Antik Yunan felsefe okulları
Bir Roma yolu
Bir Roma yolu
Milyon Taşı
Milyon Taşı

Tarihin gördüğü en büyük örgenlik olan Roma İmparatorluğu, kentleri birbirine bağlayan yolların mesafelerini geliştirdiği bir teknikle hatasız ölçüyor, kayda geçiriyordu. Ve bu yolların başlangıcını bugün Sultanahmet Meydanı’nda bulunan dikili bir noktaya röperlemişti. Bu dikili taşın adı ‘Milyon Taşı’ idi. Önünden belki fark etmeden geçip gittiğimiz bu nokta, yüzyıllarca dünyanın merkezi ve başlangıç noktası kabul edilmişti. Bugün şehirlerarası yollarda gördüğümüz, şu kadar kilometre diyen ve merkez olarak neresi olduğunu tam anlamadığımız tabelalara inat. Sarih ve net.

 

Yolların güvenliğini sağlayan kontrol noktaları da bugün hâlâ varlığını sürdüren bir uygulama… Şehirler arası yolculuklarda mutlaka birkaç yerde kimliklerimiz soruluyor. Artık her şey elektronik ama yine de insanın gözüne şöyle bir bakılıyor. Anadolu’daki bu tarihî yolların birçoğunun da son birkaç on yıla kadar bugünkü yollarımızın güzergâhı ile aynı kaldığını da belirtelim.

 

Tarihî filmlerde gördüğümüz, kale girişlerinde yapılan “Kimsin, nereden geliyorsun?” sorgusu da bugün rutin olarak pasaport kontrollerinde gerçekleşiyor. John Reed, “Dünyayı Sarsan On Gün” kitabında Petersburg kent girişinde Troçki’nin izin yazısı olmadığı için Devrim Muhafızları tarafından bekletildiğini yazar… Her ne kadar Petersburg Sovyeti’nin başkanıyım dese bile.

 

Ve binalar… Ticari ve askerî gerekliliklere göre yapılan hanlar, kervansaraylar, kamusal alanı düzenleyen kütüphaneler, spor salonları, hamamlar vb. Bugün ülkemizde bu yapıların restorasyonunun dahi doğru düzgün yapılmadığını göz önüne alırsak, o günkü koşullarda yapılanlar insan emeğine duyduğumuz hayranlığı artırıyor. İnsan adeta dünyayı yeni baştan yaratmaya çalışıyor, emek emek, ilmek ilmek… Daha güvenlisini, daha iyisini oluşturmak için uğraş veriyor, fikirler geliştiriyor, normlar oluşturuyor. İyiye ve güzele yöneliş ise hiç bitmiyor.

 

Doğa yasalarını anlamaya çalışıyorlar, birbirlerinden öğreniyorlar ve beraberce eyliyorlar. Geçmiş kuşaklardan gelecek kuşaklara aktarılıyor yarattıkları kültür. O dönemden günümüze kalan temel prensipler, tüm bu toplumsallaşmış emeğin bilgiye dönüşme serüveninde bize yol gösterici oluyor. Vitruvius, yazdığı kitabında üç temel ilke ortaya koyuyor… Binaların yapımında dikkate alınması gereken…

Firmitas (Sağlamlık): Yapının güvenli olması ve temellerinin sağlam atılması.

Utilitas (Kullanışlılık): Yapının amaca uygun ve işlevsel tasarlanması.

Venustas (Güzellik): Yapının göze hoş gelen estetik oranlara sahip olması.

 

Ütopya: Başka Bir Dünyanın ve Kentin Hayali

Charles Fourier’in ütopik kent tasarımı
Charles Fourier’in ütopik kent tasarımı
Landmark mimarisi
Landmark mimarisi

Şatafatlı saraylar da yapılıyor elbette, zenginliği yansıtan, gücü ve ihtişamı sergileyen. Cam ilk olarak Roma’da kullanılıyor, yöneticilerin ve zenginlerin evlerinde… Daha çok ışık, daha fazla cazibe için. Mimarlar da yüzyıllar boyu bu gösterişin, bu üstünlük arayışının hizmetkârları oluyorlar. Bugün de egemenlerin ihtişam arayışı kendini büyük kentlerin ışıltılı kulelerinde gösteriyor. AVM’ler modern çağ tapınakları. Landmark denilen mimari artık çevreye uyum gibi kriterleri bir yana bırakıp kendisini merkeze alan ve çevreyi belirleyen bir anlayışı temsil ediyor.

 

 

Sınıfsal ayrımlar tarih boyunca en çok kentlerde kendini yeniden üretiyor. Bu adaletsizlik ve eşitsizliklere karşı insanlık geçmiş dönemlerde ütopyalar üretti. Thomas More’un hayali adasından ismini alan ütopya düşüncesi ilk olarak Campanella’nın 1602 yılında hapishanedeyken yazdığı, özel mülkiyetin ve ailenin olmadığı, bilimin ve felsefenin egemen olduğu, eşitlikçi bir toplum düzeni anlatan eserinde kendini bulur. Akıl ve Sevgi gibi ilkelerle idare edilen bu hayali düzende halk günde sadece 4 saat çalışır ve geri kalan zamanını bilime, sanata ve eğitime harcar.

 

Üniversite yıllarında kaleme aldığım bir şiirde, Ütopya adasının özgür başkentine atfen,

 

“Kanımız besliyor Andrea ırmağı…

Amortue kuruluyor ağır ağır…

Taş taş üstüne…

Can can üstüne”

 

dizeleri yer almıştı. Bugün durum gerçekten öyle mi bilmiyorum ama uğraş verenlerin, vazgeçmeyenlerin olduğunu biliyorum.

 

Bütün ütopyaların merkezinde hep bir kent tasarımı bulunmasına şaşırmalı mıyız, diye sorar Lewis Mumford. Ve daha iyi bir dünya düşlemeye girişenlerin hayallerini somutlaştırıp ayrıntılandırırken bir kent çizmeye başlamalarına şaşırmamamız gerektiğini söyleyerek cevap verir. Mumford kenti sadece maddi yapılardan ibaret görmez, onu fiziksel bir bütünlüğe ve somutluğa sahip en büyük toplumsal birim olarak niteler ve geniş bir toplumsal ilişkiler ağının hem yaratıcısı hem de düğüm noktası olarak tanımlar.

 

Ütopik sosyalistler Robert Owen ve Charles Fourier bu özgürlük arayışını hayata geçirmeye çalışan isimler. Her ikisi de 19. yüzyılın ilk yarısında, sanayi kapitalizminin yarattığı kent ve çalışma koşullarına karşı alternatif yerleşim ve toplum modelleri geliştirdiler. Eğitimin, üretimin ve toplumsal yaşamın ortaklaştırılması düşüncesini savunan Robert Owen’ın önderlik ettiği İskoçya’daki “New Lanark” deneyimi önemlidir. Bir tekstil fabrikasının çevresinde yalnızca işçilerin barınacağı konutlar değil, eğitim, sağlık, çocuk bakımı ve toplumsal yaşamı da içeren düzenli bir yerleşim oluşturmayı denedi.

 

Owen’ın temel düşüncesi şuydu: İnsanların karakterini büyük ölçüde içinde yaşadıkları çevre ve toplumsal koşullar biçimlendirir. Dolayısıyla yoksulluk ve suç, yalnızca bireysel ahlak sorunu değil, kötü toplumsal ve mekânsal koşulların sonucudur. Daha ileri bir deney olarak ABD’de “New Harmony” topluluğunu kurdu. Burada özel mülkiyetin ve rekabetin yerine ortak üretim ve ortak yaşamı koymayı amaçladı. Bu deney uzun ömürlü olmadı; ancak daha sonraki kooperatif ve sosyal konut düşüncesi açısından önemli bir deney olarak kaldı.

 

Charles Fourier ise meseleyi çok daha radikal biçimde ele aldı. Fourier’ye göre toplum, insanların doğal tutkularını bastırmak yerine onları uyumlu biçimde örgütlemeliydi. Bunun mekânsal karşılığı Falanster adı verilen büyük ortak yaşam birimiydi. Falanster, yaklaşık 1.500–1.800 kişinin yaşayabileceği, konut, üretim, yemek, eğitim ve kültürel faaliyetleri bir araya getiren; bireysel odalar/konutlarla ortak mekânları birlikte barındıran, tarım ve sanayiyi birbirine bağlayan kolektif bir yerleşim modeli olarak tasarlanmıştı.

 

Le Corbusier – Ville Radieuse eskizi
Le Corbusier – Ville Radieuse eskizi
Howard – Bahçe Şehir
Howard – Bahçe Şehir

Fourier kenti yalnızca binaların toplamı olarak görmemekte ve mimari düzen ile toplumsal ilişkilerin birbirini biçimlendireceğini düşünmektedir. Bu çizgiyi Ebenezer Howard’ın Bahçe Şehri, Tony Garnier’nin Endüstri Kenti, Le Corbusier’nin Radiant City’si ve hatta sosyalist konut/komün deneylerine kadar uzatabiliriz.

Ütopyadan Heterotopyaya: İktidarın ve Özgürlüğün Mekânları

Bütün bu deneyimler, insanlığın ortak hafızasında derin izler bıraktılar. Bu konuda kendi kültürümüzden vereceğimiz örnek ise sömürünün, özel mülkiyetin, paranın, sınıf farklarının ve devlet otoritesinin bulunmadığı bir toplum modeli olan “Rıza Şehri”dir. Kökleri tarihsel olarak 8. yüzyıl ortalarındaki İmam Cafer Buyruğu’na kadar uzanan “Rıza Şehri”, yeryüzünde barış, adalet ve kardeşlik içinde yaşanabilecek cennet benzeri bir düzenin arayışıdır. Bu düzende suç ve şiddet yoktur. Kurallara uymayan veya rızasızlık gösterenler toplumsal divan kararıyla dışlanır.

 

Ticaretin, paranın, verginin ve özel mülkiyetin olmadığı, her şeyin ortak paylaşıldığı komünal bir yaşam esastır. Toplumdaki her ilişkide ve üretimde “rızalık” (karşılıklı hoşnutluk ve onay) aranır. Ütopyalara distopyalar da eşlik etti. *Dünyanın Sonundaki Kentler* kitabının yazarı David J. Lorenzo bunların birbirinden ayrılamayacağını söylüyor ve “Ne ütopyalar sadece uzak ve mükemmel toplumlara ilişkindir ne de distopyalar sırf gelecekteki cehennem çukurlarına” diyor. Aslında bu iki kavram da, birçok kez tanık olduğumuz üzere, dünyamıza aittir. Umutlarımız, korkularımız ve arzularımızın yansımalarıdır.

 

Peki ya heterotopya? Michel Foucault, öteki yer anlamına gelen bu kavramı açıklarken heterotopyaları ütopyalarla karşılaştırır. Ütopyalar hayal edilen, gerçekte var olmayan ideal yerlerken heterotopyalar gerçekte var olan, fiilen deneyimlenebilen yerlerdir. Hapishaneler de bugün artık farklı: Neredeyse insanların diri diri gömüldüğü, sadece bir avuç gökyüzünden ibaret yapılar.

Kent, Sınıf Mücadelesi ve Devrimci Mimarlık

 

“Bilinen tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir,” diyor Karl Marx.

 

Tarih sadece olaylar, kişiler ve sonuçlar üzerinden yorumlanamaz. Arka planda yer alan nedenleri ve işleyiş yasalarını bilmeliyiz. Kentleşme süreçlerini toplumsal eşitsizliklerle birlikte ele alan ilk Marksist olan Engels, o yılların İngiltere’sinde sınıfların içinde yaşadığı sefalet koşullarını kapitalist sistemin işleyiş yasalarına ve sermayenin doğasına bağlar. “Engels, bu iki olgunun, yani kentin merkezindeki refah ile o merkezi tarif eden sokak cephelerinin arkasında saklı bulunan yoğunlaşmış yoksulluğun, aslında aynı madalyonun iki yüzü olduğunu söyler.” (Bülent Batuman.)

 

O yıllardan bugüne dünya üzerinde kapitalizmin eriştiği her yerde emekçilere, işçilere, yoksullara ve dezavantajlı kesimlere insanlık dışı yaşama koşulları reva görülmeye devam etmektedir. Jorge Amado’nun Brezilya’da bir kentin arka sokaklarında 68 numaralı evi anlattığı Alınteri romanı, yazarın diğer kitapları gibi gerçek gözlemlere dayanmaktadır. Ama büyük şairimiz Nazım Hikmet’in bir şiirine adını verdiği “Büyük İnsanlık”, yani dünya halkları, mücadeleye devam etmekte, haklarını almaktadırlar. Bunlar, kapitalizmin sağladıkları değil, ona rağmen elde edilmiş kazanımlardır.

 

Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası – Robert Mallet-Stevens
Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası – Robert Mallet-Stevens
Zafer Takı – Paris
Zafer Takı – Paris

Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu kitabını yazdığı yıllarda Fransa’da da sınıf mücadeleleri kentlerde büyümekteydi. Birbiri ardı sıra gerçekleşen ayaklanmalardan sonra burjuvazi, Haussmann planları adıyla, kentin dar sokaklarında barikatların kurulmasını engellemek amacıyla bir yıkım ve ıslah planını devreye soktu. İnsanlık tarihinin en şanlı sayfalarından birini teşkil eden “Komün”, açılan geniş caddeler ve bulvarlarda kolayca ilerleyen top arabalarının yardımıyla kanla bastırıldı.

Haussmann imar anlayışının en belirgin sonuçlarından biri, meydanların kamusal olma işlevini kaybederek rejimin gücünü sergilediği sahnelere dönüşmesi oldu. (Engin Bozkurt.) Bugün de Paris caddelerinde, 68’li yıllarda olduğu gibi öğrenciler ayakta. İşçi sendikaları, öğrencileri korumak için zincir oluşturuyor. Burada değineceğimiz bir başka Marksist Fransız düşünür olan Henri Lefebvre, kentin nasıl üretileceğine ve nasıl kullanılacağına kentlilerin katılma hakkı üzerinden “Kent Hakkı” kavramını geliştirmiş, kent mücadelelerinin teorik çerçevesini oluşturmuştur.

 

Lefebvre, kapitalizmin gelişmesiyle çatışmanın yalnızca fabrikada yaşanmadığını söyler. Artık mücadele işyerinde, konutta, sokakta, ulaşımda, kamusal alanlarda ve gündelik hayattadır. Bu nedenle kent, sınıf mücadelesinin yeni alanlarından biridir. Ona göre kent, aynı zamanda mücadele ve özgürleşme alanıdır. Bu konuya güncel örnekler üzerinden tekrar döneceğiz.

 

Geçtiğimiz yüzyılın başında gerçekleşen Ekim Devrimi, tüm dünya halkları tarafından coşkuyla karşılandı. Mimarlar ve şehir plancıları da yeni bir dünya yaratma fikrine kayıtsız kalamadılar.

 

Hannes Meyer, Le Corbusier gibi pek çok isim, geleceğin toplum fikrinin mekânsal kurgusunu inşa etme motivasyonuyla devrimin ülkesine geldiler. Pek çok tartışma ve yeni fikir eşliğinde, 1920’lerin sonuna gelindiğinde Sovyet coğrafyasının dört bir yanında bu ideallerin ete kemiğe büründüğü deneysel yapılar yükselmeye başlamıştı. Bu düşüncelerin en somut ve etkileyici ürünü, Moisei Ginzburg’un tasarladığı “Narkomfin Komünal Evi” idi.

Sovyet Sarayı – Boris Iofan
Sovyet Sarayı – Boris Iofan
Narkomfin Komünal Evi
Narkomfin Komünal Evi

 

1928-1930 yılları arasında inşa edilen bu yapı, farklı sosyal kökenlerden gelen yaklaşık 200 kişinin ortak yaşam eviydi. Yemekler ortak mahallerde pişiriliyor, kadınların geleneksel rollerinden sıyrılmaları amaçlanıyordu. Kütüphane, spor salonu, seminer odaları, atölyeler gibi geniş hacimli, güneşli ve şeffaf ortak mekânlarıyla bu bina, konstrüktivist mimarinin çizgileri eşliğinde sanat, teknoloji ve komünist ideallerin mekânsal bir evrimi niteliğindeydi. Belki de Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? isimli romanının kahramanı Vera’nın rüyasında geleceğin ülkesinde gezerken gördüğü “kristal ev”in gerçeğiydi.

 

Düzenin zamanla oturması ve çeşitli siyasal gelişmeler, Sovyetler Birliği’nin kültür politikalarına da yansıdı. Deneysel ve çok sesli eğilimler, yerini daha propagandatif bir nitelikteki ürünlere bıraktı. 1932 tarihli “Edebi-Sanatsal Örgütlerin Yeniden Yapılandırılması Üzerine” başlıklı kararla resmiyet kazanan bu değişimin en belirgin örneği olarak Boris Iofan’ın Sovyet Sarayı projesi gösterilir. Bir yarışma sonucu ortaya çıkan bu proje, mimarinin modernist çizgilerden uzaklaşarak yeniden tarihselci ve anıtsal dile kayışını temsil eder. Binanın yapımı ise Nazi işgali nedeniyle gerçekleştirilememiştir.

 

Albert Speer – Germania
Albert Speer – Germania
Moskova – Yedi Kız Kardeşler
Moskova – Yedi Kız Kardeşler

Sonuçta “1920’lerde kurulan modernist düş, yerini ağırlığını temsil gücünden alan büyük hacimli kitlelere bırakır. Avangard çizgi, üretici güçler merkezli tarihsel yorumun gölgesinde geri çekilirken tasarımsal çeşitliliğin yerini disipline edilmiş bir görsel rejim alır.” (Engin Bozkurt.) Bu değişimin doruk noktası olarak görülen, Moskova’da inşa edilen Yedi Kız Kardeş gökdelenleri, belki bir karşıt propaganda olarak “Stalinist Mimari”, “Stalin Gotiği” gibi ifadelerle tanımlanmaktadır.

İktidarın Mimarlığı: Faşist Kentler ve Anıtsal Tahakküm

Aynı yıllarda İtalya ve Almanya’da boy veren faşizm ise 1937 Paris Fuarı’nda, Vera Muhina imzalı İşçi ve Kolhoz Kadını heykelinin karşısına, Albert Speer’in tasarladığı dikey anıtsallığın üzerine yerleştirilmiş bir “Gamalı haç” çıkartır. Faşizm kentleri ideolojisi doğrultusunda şekillendirir. Bu ideolojide insani hiçbir ölçek yoktur. Her şey yüce, her şey mutlak bir hâkimiyetin simgesidir. Faşist kentsel tasarım, çeşitliliği silerek kitleleri hizaya sokmayı ve mutlak düzen fetişizmiyle gücü hissettirmeyi amaçlar. Mussolini, Antik Roma’nın ihtişamlı mirasını kendi iktidarının bir dayanağı yapmayı amaçladı.

 

Sezar ve Augustus’un forumlarını görünür kılan ve kendisinin bir Roma fatihi gibi önde yürüdüğü faşist geçit törenleri düzenlediği geniş bulvarlar açtı. Faşist mimari yalnızca “gösterişli binalar” yapmıyordu; geçmişi politik bir araç olarak yeniden kuruyordu. Kent artık baştan aşağı bir propaganda aracı olarak inşa ediliyordu. Faşist ideolojinin güç, disiplin ve itaati simgelemesi için Roma’nın mirası kendi anlayışına uygun biçimde düzenlenirken, bu mirasın faşizme hizmet etmeyen kısımları yok edildi.

Nazi Almanyası’nda ise güç kaynağı fetişizmi kendini en çok Albert Speer’in Dünya Başkenti Germania tasarımında ifade etti. Hayata geçirilememiş olsa da bu proje, Berlin’i sadece bir dünya başkenti yapma amacı taşımıyordu. Asıl amaç, Nazi ideolojisinin mekânsal bir manifestosunu kurmak; halkı silikleştiren ve iktidarı mutlaklaştıran bir düzen makinesi yaratmaktı. Speer’in tasarladığı kütleler, Hitler’in “Bin Yıllık Reich” hayalini devasa mimari hacimlerle ebedileştirme arzusu taşıyordu.

 

150-180 bin kişilik devasa bir kapalı alan, Nazi ideolojisinin kutsal bir tapınağı gibi düşünülmüştü. İhtişamlı ölçeğiyle bireyi ezici bir düzen içinde eriten salon, insanın küçüklüğünü ve devletin büyüklüğünü vurgulamak için tasarlanmıştı. Germania’nın diğer bölümleri de aynı faşist düşüncenin birer uzantısıydı. Yaklaşık 7 km uzunluğunda ve 120 m genişliğinde olması planlanan Zafer Caddesi, Nazi yürüyüşleri için düzenlenmiş, simetrik bir eksen olarak tasarlanmıştı.

Cumhuriyet’in Kentleri: Ankara, İstanbul ve Modernleşme

Ankara – Jansen Planı
Ankara – Jansen Planı

Faşist şehirler, toplumun baskı ve tahakküme dayalı tasarımlarla yeniden biçimlendirildiği; parklardan bulvarlara, binalardan anıtlara kadar gücün ve itaatin yeniden üretildiği araçlara dönüştü. Bizde ise Ankara’nın başkent olarak yeniden kuruluşu, yalnızca yeni kamu binalarının yapılması değil, yeni bir devletin kendisine yeni bir mekânsal düzen kurması olarak okunabilir. Bu açıdan Ankara, Türkiye’de şehircilik ile siyasal dönüşümün en doğrudan kesiştiği örneklerden biridir.

13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle aslında henüz ortada klasik anlamda bir başkent altyapısı yoktu. Ankara, kale çevresindeki eski kent dokusu, dar sokakları ve geleneksel konutlarıyla sınırlı bir yerleşmeydi. Fakat 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya gelişi, ardından TBMM’nin 23 Nisan 1920’de burada açılması, kenti zaten bir siyasal merkez hâline getirmişti. Dolayısıyla 1923’te yapılan şey biraz da şuydu: Geçici savaş merkezinin kalıcı Cumhuriyet başkentine dönüştürülmesi.

 

Ankara – Yüksek Ziraat Enstitüsü
Ankara – Yüksek Ziraat Enstitüsü
Taksim Gezi Parkı planı – Henri Prost
Taksim Gezi Parkı planı – Henri Prost

Bu dönüşümün çok önemli bir siyasal anlamı vardı. İstanbul’un imparatorluk başkenti kimliğine karşı Ankara, yeni Cumhuriyet’in mekânsal temsilcisi olacaktı. Bir tarafta kale, Hacı Bayram Mahallesi, Ulus bölgesi çarşıları, Osmanlı/Anadolu konutları ile eski Ankara; diğer tarafta Yenişehir, Kızılay, Atatürk Bulvarı, bakanlık binaları, memur konutları. Bu iki Ankara birbirinden ne kadar farklıydı, aralarındaki ilişki ne kadar gerilimliydi. Burada söz konusu olan yeni bir toplumsal yaşam biçiminin mekânının yaratılmasıdır.

1924–25’te Alman mimar ve şehir plancısı Carl Christoph Lörcher tarafından hazırlanan şehir planı, Cumhuriyet’in kapsamlı şehircilik girişimlerinin ilk örneği olarak bugünkü Ankara’nın Ulus–Sıhhiye–Kızılay–Çankaya aksının temellerini oluşturmuştur. Sonrasında ise Ankara’nın asıl şehircilik projesi olarak gördüğümüz, 1927’de açılan uluslararası yarışmayı kazanan Alman şehir plancısı Hermann Jansen’in planı, Ankara’nın gelişmesinde belirleyici oldu.

 

Jansen’in yaklaşımı özellikle bahçe şehir düşüncesinden etkilenmişti. Bu nedenle Ankara’yı yoğun, sıkışık ve tamamen taşlaşmış bir kent yerine yeşil alanları, parkları, bahçeli evleri ve düşük yoğunluklu mahalleleri olan modern bir kent olarak tasarlamaya çalıştı. Plan yaklaşık 300.000 kişilik bir Ankara öngörüyordu. Kentin gelişme alanı da eski Ankara’nın yaklaşık 300 hektarlık alanından çok daha geniş bir makroforma taşındı. Ankara’da “Cumhuriyet’in vitrini” kuruluyordu. Yeni başkentte yalnızca konut yapılmadı.

 

Devletin kendisini göstereceği bir mimari sahne oluşturuldu. TBMM, bakanlık yapıları, kamu kurumları, okullar, bankalar, halkevleri, memur lojmanları, meydanlar, parklar, anıtlar bir bütünün parçaları olarak düşünülmüştü. Jansen planında Yenişehir, Ulus ile Çankaya arasındaki yeni merkezî alan olarak şekillendi. Burada mimari bir anlamda Cumhuriyet’in kamusal yüzü hâline geldi. Bu dönemde Ankara’nın mimari yapılaşmasını Osmanlı geçmişinden kopuş, ulusal mimari arayışı içinde ve modernist Cumhuriyet mimarisinin hâkimiyeti şeklinde okumak mümkündür.

 

Jansen’in planında yalnızca zenginler için konutlar düşünülmedi. Planlama kriterleri arasında hükümet dairelerinin yanı sıra memur evleri, işçi evleri ve mahalleleri, sanayi bölgeleri, parklar, çocuk oyun alanları, spor alanları, pazar yerleri, kanalizasyon gibi başlıklar bulunuyordu. Dolayısıyla yeni Ankara’nın arkasındaki düşünce, “Yeni bir şehir yapalım”dan daha büyüktü. Aslında, “Yeni Cumhuriyet’in yaşayacağı toplumu mekânsal olarak da örgütleyelim.” deniyordu.

 

Yani mesele hiçbir zaman “köylüleri Ankara’ya sokmuyorlardı” değildi. Sorun, yukarıda kentin yerleşimindeki bölgesel ayrılık örneğiyle de anlatmaya çalıştığımız, Genç Cumhuriyet ile geleneksel statüko arasında yaşanan kaçınılmaz gerilimdi. Denetim, her dönemde bütün iktidarların vazgeçilmez araçlarından biri olmuştur. Bugün de ülkenin her yerinde polisler köşe başlarında GBT diyerek insanlara nereden gelip nereye gittiğini soruyorlar.

 

Elbette mesele “Ankara Ankara güzel Ankara… Seni görmek ister her bahtı kara” da değildi. Halk kitlelerinin içinde yer aldığı bir değişim değildi yaşanan şey. Ama yine de o günkü şartlarda Meclis’in şehri idi Ankara. Cumhuriyet’in başkentte gerçekleştirdiği bu modernleşme hamlesini sadece bir ulus-devlet projesi ve devlet kontrolünde vatandaş yaratma girişimi olarak tanımlamayı eksik buluyorum. Bütün devrimler ideolojilerini yaymak, tabana oturtmak isterler. Sovyet sinemacı Sergei Yutkevich’in o günkü Ankara’yı gösteren filmindeki duygu yoğunluğunu önemsiyorum.

 

Payitaht İstanbul’un ise o dönemlerde cezalandırıldığı doğru değildir. Bu belki bir tek 1908 Devrimi’ne karşı ayaklanarak harekete geçen avcı taburlarının toplandığı merkez olan Topçu Kışlası için geçerli olmuştur. İstanbul artık başkent değildi; fakat ekonomik, kültürel ve tarihsel ağırlığını koruyordu. Dolayısıyla Cumhuriyet’in İstanbul karşısındaki temel problemi şuydu: İstanbul’u imparatorluğun başkentinden Cumhuriyet’in modern metropolüne dönüştürmek. Bu dönüşüm 1936’da Henri Prost’un İstanbul’a davet edilmesiyle başladı.

 

Prost Planı, tarihî ve modern kenti birlikte ele aldı. Bir yandan tarihî yarımadayı korumayı, diğer yandan yeni yollar ve bulvarlarla kentin farklı bölgelerini birbirine bağlamayı önerdi. Meydanlar, parklar ve rekreasyon alanları modern kent yaşamının parçaları olarak tasarlanıyordu. İstanbul’un gelişimini kuzeye doğru, Taksim–Şişli–Mecidiyeköy istikametinde öngörüyordu. Yani geçmişi tamamen silmek değil, tarihsel İstanbul’u modern bir ulus-devlet kentinin içine yeniden yerleştirmek.

 

Prost’un Taksim–Gezi Parkı düzenlemesi yalnızca bir park projesi değildi. Taksim; Cumhuriyet’in kamusal alanı, tören alanı, anıt, park, modern ulaşım merkezi olarak yeniden tasarlandı. Cumhuriyet’in İstanbul’daki kamusal yüzlerinden biri hâline getirildi. Saraçhane–Unkapanı çevresindeki düzenlemeler de bu anlayışın parçasıydı. Ancak burada geleneksel doku oldukça yaralandı. Çünkü Prost’un projesi esas olarak modernleştirici ve dönüştürücü bir projeydi. Bu nedenle bazı yapılar yol açma, meydan oluşturma ve ulaşım düzenlemeleri sırasında ortadan kalktı.

 

Sadece yapılar değil, yıkılanlar da önemli tabii. Bugün Elmadağ olarak belirtebileceğimiz yerde yer alan Surp Agop Ermeni Mezarlığı da bu planlama dâhilinde kaldırılmıştır. Savaşlar boyunca farklı milletlere saygı kültürünü koruduğunu bildiğimiz Cumhuriyet kurucuları, imparatorluğun tebaası söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti göstermemiştir. Elbette zamanın bir ruhu vardır, unutmamamız gereken. Aynı bölgede farklı cemaatlere ait mezarlıklar daha önceleri kaldırılmıştı.

 

Bu konudaki farklı söylemlerine karşın, 1950’li yıllarda iktidar olan güçler İstanbul’un imarında farklı bir yol izlememiş, geniş yollar ve bulvarlar açarken ecdatlarının birçok eserini yok etmekte bir beis görmemişlerdir. Günümüzde ise rant uğruna tarihî ve kültürel eserlere yönelik yağma politikalarına karşı genellikle bu ülkenin yurtsever ilerici güçleri tepki göstermektedirler. Türkiye’nin bu modernleşme hamlesine katkı koyanlar içinde özellikle Nazi baskısından kaçıp gelenlerin ayrı bir yeri vardır.

 

Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra Yahudi akademisyenler, sosyal demokratlar, komünistler ve Nazi rejimine muhalif başka akademisyenler üniversitelerden ve mesleklerinden uzaklaştırıldı. Türkiye, bunların önemli bir kısmına kapı açtı. 1933 Üniversite Reformu da bu insanlarla Türkiye arasında önemli bir bağlantı oluşturdu. Bu grubun içinde mimar ve şehir plancıları da vardı; Bruno Taut, Martin Wagner, Ernst Reuter, Gustav Oelsner, Margarete Schütte-Lihotzky, Martin Elsaesser gibi isimler var.

 

Ortaköy – Bruno Taut evi
Ortaköy – Bruno Taut evi
Clemens Holzmeister – Millî Müdafaa Vekâleti Binası
Clemens Holzmeister – Millî Müdafaa Vekâleti Binası

Bu insanlar sadece kaçıp Türkiye’ye sığınmadılar. Türkiye Cumhuriyeti de onları aktif olarak kullandı ve önemli görevlere getirdi. Örneğin Bruno Taut, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık eğitimi verip Millî Eğitim Bakanlığı’nın yapı işlerinde görev yaparken Martin Wagner, şehircilik eğitimi ve İstanbul planlamasında etkili oldu. Ernst Reuter, Ankara’da belediyecilik ve kamu yönetimi alanında çalıştı. Gustav Oelsner, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde görev yaptı.

 

Bruno Taut’un Ortaköy sırtlarında tasarlayıp yaşadığı ev bugün köprünün altında kalmış olsa da zarif ve uyumlu mimarisi ile dikkat çekicidir. Burada ülkemizdeki ilk modern yerleşim örneği olan Saraçoğlu Mahallesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Taşkışla binasının yenilenmesi projelerinde yer alan Paul Bonatz ve Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının mimarı Clemens Holzmeister’in isimlerini zikredelim.

 

Cumhuriyet’in modernleşme projesi, bir yandan Batılı uzmanları Türkiye’ye davet ederek başlamıştı; 1933’ten sonra ise Avrupa’daki faşist baskı, Türkiye’de entelektüel ve mesleki birikimin gelişmesine katkıda bulundu. Üstelik bu sadece mimarlıkla sınırlı değildi. Tıp, hukuk, iktisat, sosyoloji, sanat, şehircilik ve üniversite eğitimi de bundan etkilendi. Alman Dışişleri Bakanlığı, 1930’lar ve 40’larda Nazi zulmünden kaçan 80’den fazla tanınmış Alman bilim insanı ve sanatçının Türkiye’ye sığındığını belirtiyor.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının mimarı Holzmeister, Nazi Almanyası’nın 1938 yılında Avusturya’yı ilhakı ile sürgün durumuna düştü. Yani Ankara’da daha önce başlamış olan çalışması, sonradan sürgün koşullarıyla devam etti. Peki ya bu ülkenin kendi mimarları, şehir plancıları? Evet, elbette. Alexandre Vallaury, Giulio Mongeri gibi değerli isimlerin yanı sıra Mimar Kemalettin Bey, Vedat Tek sayısız esere imza attılar. 1. Ulusal Mimarlık akımını geliştirdiler. Aron Angel, Henri Prost’un yardımcısı olarak görev yaptı.

 

Kemal Ahmet Aru hocamızın Rebii Gorbon ile birlikte geliştirdikleri Levent İşçi Evleri, ülkenin ilk planlı toplu konut örneklerindendir. Bu yerleşim zaman içerisinde soylulaştırılarak kentin tırnak içi seçkin bir bölgesi hâline getirildi. Varsın işçiler gecekondularda yaşamaya devam etsinlerdi. Anıtkabir projesinin mimarı Emin Onat ve Ankara belediye başkanlığı yapmış Vedat Dalokay. Vedat Dalokay, belediye başkanlığı sırasında merkezî iktidarın ödenek kesintisine gitmesi üzerine “açlık grevi”ne başlayabilecek denli farklı bir yöneticiydi.

Mimarlığın Etiği ve İnsan Ölçeği

Benim şahsen tanımaktan onur duyduğum Yavuz Önen ve Yücel Gürsel gibi isimler ise mimarın toplumsal sorumluluğunun hayatları boyunca timsali oldular. Bir de daha özgün bir isim olan Turgut Cansever’den bahsetmeliyim.

 

Cansever’e göre mimari her şeyden önce etik bir faaliyettir. Temel düşüncesi tevhid, yani varlığın bütünlüğüdür. Bu nedenle mimari, birbirinden kopuk parçaların rastgele bir araya gelmesi değil; insan–toplum–tabiat–mekân arasındaki ilişkilerin bütünlüğünü kurma çabasıdır. Şehir ise tek merkezden çizilmiş dev bir geometrik plan olmaktan ziyade insanların yaşayarak oluşturduğu bir organizma gibidir. Bu nedenle Osmanlı şehir deneyiminden hareketle “en az müdahale, en az planlama, en fazla katılım” anlayışını savunur.

 

Cansever, tabiata egemen olmak yerine onunla daha dengeli bir ilişki kurmak gerektiğini söyler. Modern mimarlığa yönelik bu eleştirisi günümüzdeki ekolojik mimarlık ve sürdürülebilir şehircilik tartışmalarıyla ilginç biçimde kesişir. Yani Cansever, “İslam mimarisi yapacağız” deyip Osmanlı kubbesi, Selçuklu kemeri vb. geleneksel motifleri kullanan taklitçilerden farklı bir düşünürdür. İslam şehirciliği denildiğinde aklıma gelen ve burada aktarmak istediğim olay da şu şekilde.

 

Bir keresinde bir cami imamının vaazına denk gelmiş ve bizdeki şehircilik anlayışının ne olduğuna ilişkin ilginç bilgiler edinmiştim. İmam, ilk şehir plancısının Hz. Muhammed olduğunu iddia ediyor. Kendisinin en tepeye camiyi yerleştirdiğini ve onu binalarla çevrelediğini anlatıyordu. Ne Peygamber zamanında cami olup olmadığından ne de milattan önce yapılan onca binadan haberi vardı.

Kent Krizi: Betonlaşma, Ekolojik Yıkım ve Barınma Hakkı

 

Bugün artık dünya nüfusunun neredeyse %90’ı kentlerde yaşıyor. Bazı metropollerin nüfusu ise her türlü planlamanın dışına taşmış hâlde. Sosyal ve çevresel sorunlar devasa boyutta. Yapılar çoğalırken barınma hakkı daralıyor. Kentler büyürken kentte eşit ve nitelikli yaşama imkânı giderek daha geniş kesimler için erişilmez hâle geliyor. Yoksullar ve dezavantajlı kesimler çile çekmeye devam ediyor. İnsan sağlığı tehdit altında.

 

Daha fazla beton, “ısı adaları” yaratarak iklim felaketinin tetikleyici unsurlarından biri oluyor. Dünya genelinde her yıl Berlin şehri büyüklüğünde bir alan topraktan koparılarak sert zemin hâline dönüşüyor. Çevresel atıklar havaya, yeraltı sularına sızarak hepimizi zehirliyor. Denizlerimiz, nehirlerimiz, ormanlarımız, meralarımız saldırı altında. Nehirlerimiz HES’ler tarafından kurutuluyor. Vahşi madencilik, yasaları hiçe sayarak dünyanın dört bir yanını olduğu gibi ülkemizi de talan ediyor. Her şey bir avuç metal için. En temel insan hakkı olan yaşam hakkı ihlal ediliyor.

 

Sadece Giresun ilimizin %90’ı maden sahası ilan edildi bu yıl. Şaka değil yani, neredeyse bütün kent. Artık yalnız kent yaşamı değil, kırlar da tehdit altında. İkizköy direnişi egemenlerin açgözlülüğünü herkese gösterdi. Tabii sınır tanımazlığını da… Termik santraller o bölgeye ilk kurulduğunda buralar canlanacak, villalar falan yapılacak diye anlatıyordu o dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal. Zonguldaklı madencilerin tanımıyla Çankaya’nın şişmanı / işçi düşmanı.

 

TOKİ evleri
TOKİ evleri
Esenyurt – Hayalet binalar
Esenyurt – Hayalet binalar

Gürültü, hiç bitmeyen bir uğultu olarak tepemizde. Beton duvarlara hapsolmuş sesler, Homo sapiens’in kulağına belki de sonumuzun yaklaşmakta olduğunu fısıldıyor. Oysa İstanbul’un çıt çıkmayan zamanlarını hatırlıyorum. Belki artık küçülme kavramını gündemimize almanın zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Konut, bildiğimiz anlamda bir yuva değil artık. Bir yatırım aracı. Gayrimenkul artık “gayrı” değil. Yapılar daha proje aşamalarında uluslararası finans merkezlerinin işlem piyasalarında bir sayı. Konutlar da zaten yaşansın diye yapılmıyor. Sadece İstanbul’da 1 milyona yakın boş konut var.

 

Diğer yandan ülkemizin giderek kötüleşen ekonomik koşulları karşısında aileler otogarlara sığınıyorlar. Öğrenciler tarikat yurtlarında yanarak ölüyorlar. TOKİ ise bu devletin bir idaresi olmaktan öte tahvil basabilen, uluslararası piyasalarda borçlanabilen, plan yapabilen denetim dışı bir kuruluş. Adeta Reji İdaresi gibi. Oysa Yiğit Gülöksüz ne amaçlarla gerçekleştirmişti bu kuruluşu?

Kaybolan Mahalleler, Silinen Hafıza

Gelişen inşaat teknolojisi süratle her yeri birbirinin aynısı hâle getiriyor. Kültürel özgünlükleri, doku farklarını yok ediyor. Bir tür kimliksizleştirme yaşanıyor.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar şehirlerin binalardan ibaret olmadığını, hafızaları ile var olduklarını söyler. Doğup büyüdüğümüz yerler bambaşka yerler şimdi. Vedat Türkali’nin Güven romanında “gizli”den dönen kahramanın Karagümrük taraflarında yoldaşının evini hatırında kaldığı şekilde arama çabası hazindir. Mahalleler kalmadı artık. Onların yerini özel güvenlikli siteler aldı. Aslında bir dayanışma kültürü olan komşuluk ilişkileri de bir şekilde tükendi. Daha atomize ve parçalı topluluklar olduk.

 

Yıllar önce Almanya’dan gelen bir arkadaş, orada aynı apartmanda oturanların birbirini tanımadığını söyleyince şaşırıp kalmıştık. Sonrasında bunu kendi ömrümüz içinde deneyimleyecektik. Geniş pencereli, büyük balkonlu evler de yok artık. Şimdi küçük salon pencerelerine “Fransız pencere” diyor inşaat ustaları, Fransız balkondan mülhem. Semt semt değişen mimari özelliklerin yerini standartize edilmiş endüstriyel ürünler aldı. Her mahallede olan marangozlar da yok artık. Zanaatkârlık tarih sahnesinden çekildi.

 

İstanbul’u İstanbul yapan Ermeni ve Rum ustaların çekildiği gibi. (Gerçi onları biz kovalamış ve sonra ıssız kalmıştık böyle.) Artık mimar bile mimar değil. Yapay zekâ yerini almak üzere. Kim bilir, belki de hiç olmadı. Kojin Karatani’ye göre mimari —yapma, kurma, inşa etme— hiçbir zaman bir idea olarak tasarımın gerçekleştirilmesinden ibaret değildir. Karatani, bizimle aynı ortak kuralları paylaşmayan ötekiyle, ötekilerle kurulabilecek muhtemel ilişkilerden bağımsız, tekbenci ya da saf bir tasarımın —dolayısıyla yapının ya da sistemin de— mümkün olmadığını söylemektedir.

İstanbul’da bir kahvehane – 1905
İstanbul’da bir kahvehane – 1905
Ağaçlıklı bir İstanbul sokağı
Ağaçlıklı bir İstanbul sokağı

Biz yine de kulağımızı Nejat Yavaşoğulları’na verelim. “Çalıştım, çalıştım… Yapılar yaptım… Boşa harcanan emekler miydi onlar?” diye sorar usta mimar/şarkıcı ve cevap verir: “Hayır… Hayır… Olamaz, hayır…” Ortak yaşam kültürümüz de değişti artık. Sosyalleşilen alanlar farklılaştı. Sokaklar, kahveler, meyhaneler bildiklerimiz gibi değil. Kent toprağı ve yaşam çevresi bizim ihtiyacımıza göre değil, ekonomik değerler üzerinden şekilleniyor. Oysa tüm bunlar kenti kent yapan ve belki bizi biz yapan mekânlardı. Kahvehanelerde sadece oyun oynanmaz, meyhanelerde sadece sarhoş olunmazdı.

Kamusal Alanın Çöküşü ve Kontrol Toplumu

Ray Oldenburg, ev ile iş arasındaki bu tarafsız yerlere “üçüncü mekân” adını vererek bu tür buluşma noktalarını demokratik yaşamın bir öğesi olarak tanımlar. Karl Marx ve Frederick Engels’in döneminde, kendilerinin de müdavimi oldukları, yüzlerce kişinin bir araya geldiği birahaneler —her ne kadar kadınlar bu hikâyede yoklardıysa da— mazlumların üniversiteleri, muhaliflerin karargâhı olarak anılır olmuşlardı. Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi’nde Komün günleri bir meyhane dekoru eşliğinde anlatılır.

 

Bizde ise Osmanlı’dan bu yana her şeyin konuşulduğu forumlardı bu mekânlar. Oralarda her şey konuşulurdu. Bu her şey ise bazen ya da genellikle “iyi saatte olsunlar”ın uygun görmeyeceği şeyler de olabilirdi. O yüzden ya tümüyle yasaklarlar ya da muhbirler yerleştirirlerdi sakinlerinin arasına. Rıfat Ilgaz, Karartma Geceleri adlı kitabında sabahçı kahvelerini ve burada polisle karşı karşıya gelerek yaşadığı kaçıp kovalamacaları anlatır.

 

Şimdi bu görevlilerin yerini kameralar, yüz tanıma sistemleri falan almış durumda. Güvenlik amacıyla yerleştirilen her kamera aynı zamanda egemenlerin kontrolünü de sağlıyor. Bu dijital egemenlik dünyasında teknolojik sınırlar da kalktı. Ellerimizdeki telefonların ya da evimizdeki televizyonların ekran görüntülerimizi servis ettiği konuşuluyor.

 

Deleuze, 18. ve 19. yüzyılın Foucault’nun deyimiyle “disiplin toplumlarının” artık can çekiştiğini söylüyor. Bireyi aileden okula, kışladan fabrikaya ve oradan hapishaneye kadar belirli kapalı mekânlar arasında transfer eden eski duvarlar yıkılmıştır; yerini mekân sınırlarını aşan, sürekli ve akışkan bir “kontrol toplumu” almıştır.

 

Disiplin toplumlarında bir kurumdan çıktığınızda o kurumun gözetiminden görece kurtulurdunuz; fabrikadan çıkınca evde işçi kimliğiniz askıya alınırdı. Kontrol toplumunda ise mesai asla bitmez. Bilgisayarlar, algoritmalar, şifreler, kredi kartları ve dijital kimliklerle donatılmış bu yeni düzende insan, bölünmez bir “birey” olmaktan çıkıp veri parçacıklarından oluşan bir “bölüntüye” dönüşür.

 

Fabrikanın yerini şirket, eğitimin yerini ise “ömür boyu süren” bitmek bilmez performans testleri ve sürekli eğitim alır. İnsanlar artık parmaklıklar ardına kapatılmaz; akıllı cihazlar, dijital ayak izleri ve görünmez algoritmalar sayesinde özgürce dolaştıklarını zannettikleri açık bir denetim alanında, kendi rızalarıyla kesintisizce takip edilirler. Korkum o ki bu gidişat öyle bir noktaya varacak ki bizim bu anlatılarımız “Kayıp Kıta Atlantis” anlatıları ile eşdeğer hâle gelecek. Kim bilir, belki de George Orwell’in 1984 romanı gerçek oluyordur.

 

Giderek yalnızlaşıyor insan, köklerinden, geleneklerinden, kültüründen koparılıyor. Sadece kamusal alanlar değil, kamusal insan da yok ediliyor sanki.

 

Günümüzde artık yurttaşlar, vergi mükellefi birer seçmene dönüştürülerek etkisizleştirilmiştir. Toplumsal sorunlarda söz sahibi olan bir zamanların aktif yurttaşı giderek eylemsizleşmiş, düşünsel becerileri azalmış, umursamazlığı artmış, bütün etkinliğini alışveriş, moda, dış görünüş, kariyer gibi alanlarda göstermeye başlamıştır. Halk kültürü sentetikleşmiş, insan ilişkilerinde “evlilik” bir yatırıma, çocuk yetiştirme “iş”e, hayat bir “bilanço”ya, idealler “satın alınabilir şeyler”e, yerleşimler ise “işletme”ye dönüşmüştür. (Murray Bookchin.)

Mekânın Tüketimi: Kapitalizm Kenti Nasıl Üretiyor?

Aynı şekilde mekânlar da artık bir “tüketim nesnesi”ne dönüşmüş durumda. John Urry, Mekânları Tüketmek adlı kitabında sanayileşmeyle birlikte kentlerde gelişen doğadan kopuk yeni yaşam tarzının kentsel alanda, banliyölerde ve kırsal alanda yarattığı değişimi dile getiriyor ve bu tüketim pazarının giderek genişlemesiyle yerlerin, buralarda yaşayan ahalinin ve doğal çevrenin nasıl dönüştüğünü ve yeniden yapılandırıldığını ortaya koyuyor.

“Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman…

Uykusunda bir kuş ölür ecelsiz…

Alıp da başını gitmek istersin…

Karanlık sokaklar kör, sağır, dilsiz…”

 

Grup Yorum’un bu güzel şarkısında ifade ettiği üzere artık sokaklarımız kör, sağır, dilsiz. Oğuz Atay şehirlerin insan ruhunu şekillendirdiğini söylüyor. Acaba bu kasvetli ruh hâlimiz ve yaygınlaşan depresyon tanıları da içinde yaşadığımız bu “kutucuklar” ile mi ilintili? Doğadan uzaklaşmamızın insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda bir bilgim yok. Ama hepimiz yeşili gördüğümüzde ayakkabılarımızı çıkartıp toprağa basmaktan hoşlanmıyor muyuz?

 

İspanya’nın Barcelona kentinde uygulanan 3-30-300 kuralına göre sağlıklı bir ruh hâli için insanın evinin penceresinden en az üç ağaç görebilmesi, mahallesinde en az yüzde 30 ağaç örtüsü bulunması ve en fazla 300 metre mesafede nitelikli bir yeşil alana ulaşabilmesi gerekir. Fakat sokaklarımızda ağaçlar yok artık. Oysa onlar doğal klimalar. Güneş ışınlarının asfalta çarpıp tekrar yansımasını engelliyorlar. Kentsel dönüşüm adı altında ülkemizde sürdürülen uygulamalarda yapıların bahçeleri otoparka çevrilerek yok ediliyor. Planlarda yer alan ağaç dikme şartları ise uygulanmıyor.

 

Artık yürüyüşler de yapılmıyor pek sokaklarda. Araç trafiğinin yoğunluğu, kaldırımların düzensizliği vb. nedenlerle kent içinde yürüme alışkanlığımızı büyük ölçüde yitirdik. Hemen hemen hiçbirimiz kullandığımız güzergâh dışına çıkmıyoruz ve çok yakınımızdaki yerleri dahi bilmiyoruz. 12 Eylül darbesi günlerinde gizlide yaşayan bir arkadaşım, kaldığı evde dikkat çekmemek için mesai saatlerinde evden çıkıp bütün gün yürüdüğünü anlatmıştı.

 

Şimdi ise dediğimiz gibi artık her şey dijital. Yüz tanıma sistemleri, geçtiğimiz günlerde 30 yıldır kaçak yaşayan RAF militanı Daniela Klette’yi tespit ederek yakalanmasını ve 13 yıl hapis cezası almasını sağladı. Alman devletinin sosyalistlere olan kini, zaman aşımı falan dinlemiyor ama bir yandan demokrasi ve insan hakları dersi de vermeye devam ediyor bu katiller.

 

Emlak sektöründe faaliyet gösteren dijital bir platform olan Airbnb, kısa süreli kiralama mantığı ile dünya çapında bir etkinlik kazandı. Bir kolaylık olarak görünen bu uygulama yeni bir pazar yaratarak gayrimenkul stokunun piyasalaşmasına ve yeni bireyci yaşam tarzının güçlenmesine yol açtı. Airbnb’ye karşı bir alternatif olarak ortaya çıkan Fairbnb kooperatifi ise daha insani ve yerel ölçekte bir inisiyatif geliştirdi.

 

Dijitalleşme çağının sosyalleşme platformları, görünüşte demokratik bir forum işlevi taşımakla birlikte egemenlerin denetleyebildiği, yasaklayabildiği, yönlendirebildiği, dahası pazar oluşturabildiği alanlardır. Bu alanlarda yaşanabilecek manipülasyonlara karşı halkların kendi ağlarını oluşturmaları bir zorunluluktur. Bu ağların çapı genişleyip işlerliği arttıkça alternatif hâle gelebileceklerdir. Yanis Varoufakis’in bu konuları, Syriza’nın kısa süreli iktidarında yaşadıkları üzerine düşündüğü çözüm yolları ile birlikte ele aldığı Başka Bir Şimdi kitabı ufuk açıcıdır.

 

İşte bütün bunlar para için, diyebiliyoruz herhâlde. Kapitalizm gölgesini satmadığı ağacı keser, diyor Marx. Kapitalizm feodalizmin toprağa bağlı insanını özgürleştirmiş, kentler de o dönem için bu özgürlüğün yaşandığı adacıklar olmuşlardır. Ancak kapitalizmin iç işleyiş yasaları; sürekli üretim, üretim araçlarının yenilenmesi, yeni pazarlar bulma, hatta yaratma ve yayılma zorunluluğu, kentlerin yapısını sürekli değiştirmiştir. Bu değişimin hızının ve ölçeğinin artması da maddi yaşamda büyük altüst oluşumlara yol açmıştır.

 

Mekân ve hatta zaman kavramları bu değişimden azade değildir. Mekân sadece uzamdan ibaret değildir. Lefebvre’nin deyişiyle tasarlanandır. Sermaye ve onun ihtiyaçları (kâr) ise tasarlayan. Bu durumda mekânın nesneleştiğini söyleyebiliriz.

 

Kapitalist örgütlenme, diğer her şey gibi kenti ve mekânı da sermayenin kârlılığını maksimize edecek araçlar olarak görür. Ve bu şekilde araçsallaşan mekân “kapitalist ekonominin ihtiyaçlarına, gerekliliklerine ve değişen koşullarına bağlı olarak her defasında yeniden tarif edilir; örgütlenir, gerekirse tümden yok edilir ve yerine yeni ilişkilerin ve durumların yer alabileceği ortamlar yaratılır.” (Hakkı Yırtıcı, 2015.) Yani yeni pazarlar, para kazanılacak yeni sahalar.

 

David Harvey’in mekânın sermayeleşmesi kuramında anlattığı da budur. Sermaye kendi krizlerini aşabilmek için her yeri bir yatırım alanı olarak görür. Tarım arazileri, ormanlar, kıyılar ve tüm ekosistem sermaye birikiminin tehdidi altındadır.

 

Görülüyor ki sorun teknik değil, yapısaldır. Dolayısıyla çözüm de teknik değil, toplumsaldır. Elbette ki teknik öneriler gündeme getirilecek, yaşanan bu kötü koşullarda düzenlemeler ve iyileştirmeler için mücadele edilecektir. Deprem riski altında olan bir ülkede bu sorunlar kapitalizmin yıkılması ile çözülecektir diyemezsiniz. Bu apolitikliktir. Ancak sorunun ve çözümün yapısal olduğunu bilmek bize mücadelenin toplumsallaşması gerektiğini söyler. Kent hakkı dâhil olmak üzere toplumsallaşmayan hiçbir mücadele başarıya ulaşamaz. Bu bütün alan örgütlenmeleri için geçerlidir. Mücadelenin diyalektiğidir. En azından meselenin mimarlık ve şehircilik epistemolojisi kurmak olmadığını bilmeliyiz.

 

Peki, nedir bu meselenin toplumsallaştırılması hadisesi? Paydaşların, yani halkın katılımıdır. Öncelikle sorunu halkın gündemine taşımak, sahip olunan bilgi ve birikimi halk yararına kullanarak çözüm yolları sunmak ve halkla beraber hareket etmektir. Bu bazen yerel bir dernek olur, bazen bir dayanışma ağı. Üniversitelerin kuşatıldığı ve meslek odalarının tepesinde Demokles’in kılıcının asılı olduğu bu dönemde başka yapacak hiçbir şey yoktur. Açılan sayısız davadan çok daha etkili bir yöntemdir bu. Gezi Direnişi bu şekilde başarıya ulaşmıştır. Ve son yılların en önemli kent hakkı kazanımıdır.

 

İşgal sonrası Gazze
İşgal sonrası Gazze
Deprem sonrası Hatay
Deprem sonrası Hatay

Mimarlar Odası bugün, Uluslararası Mimarlar Birliği’nin Dünya Mimarlık Günü teması olan “Konut insan hakkıdır” çağrısını yineliyor ve herkes için güvenli, sağlıklı ve nitelikli bir fiziksel çevrede yaşama hakkını savunuyor. Aynı zamanda “daha fazla konut üretmek” yerine, “nasıl bir kentte, kimler için, nasıl bir yaşam?” sorusunun sorulması gerektiğini söylüyor. Toplum hizmetindeki mimarlık ancak toplumla birlikte mümkün olabilir; elbette önce kendi üye kitlesiyle.

Rantın Kenti: Dönüşüm, Mülksüzleşme ve Yaşam Hakkı

Sermayenin yeni yaşam alanları kurmak olarak adlandırdığı bu pazarın genişletilmesi projelerinin en vahşisi bugün Gazze’de yaşanmaktadır. Dünyanın gözü önünde yerle bir edilen kentte, bu katliamın ardından “ihya” adı altında toprağa göz dikilmesi ve ölen çocukların gömülü olduğu alanlara zenginler için ultra lüks tatil siteleri yapılması hayali, bizzat Trump denilen utanmaz tarafından dile getirilmektedir. Bu Şam şeytanının hayallerini yeni Epstein adaları süslemektedir.

 

Kapitalizmin dün olduğu gibi bugün de hiçbir ahlaki kriter taşımayan bu saldırganlığı ülkemizde de kendini her alanda göstermektedir. Hiçbir bilimsel uyarıyı dikkate almayan, halkın ihtiyacı olmayan ve büyük ihtimalle uluslararası merkezler tarafından gündeme getirilen bir doğa kırım projesi olan Kanal İstanbul böyle bir projedir. Devasa bir bütçeyle halkın kaynaklarının boşa akıtılmasıdır. İstanbul’un su ihtiyacının karşılanmasında rol üstlenen Sazlıdere Barajı’nın etrafı şimdiden yapılaşma ile kuşatılmış durumda. Bu nasıl bir vicdansızlıktır diye düşünmeden edemiyorum.

Eski Sulukule
Eski Sulukule
Tarlabaşı
Tarlabaşı

Uygulanan “kentsel dönüşüm” projeleri de aynı zihniyetin ürünüdür. Halkın ihtiyaçları yerine sermayenin ihtiyaçları önceliklidir. Kentsel dönüşüm değil, rantsal dönüşümdür. Örneğin, bir deprem kenti olan İstanbul’da, deprem riski taşıyan bölgelerin haritaları ile bu sebeple çıkarılan 6303 sayılı yasaya dayanılarak kentsel dönüşüme uğrayan binaların bölgesel yoğunluğunu gösteren haritalar karşılaştırıldığında bir çakışma görülmemektedir. Öncelik rant getiren bölgelerdir çünkü.

 

Bu projelerde yerindelik ilkesi de uygulanmamaktadır. Tam tersine ekonomik güçlüklerle boğuşan kesimler bu rant iştahı karşısında yerinden yurdundan edilmekte, bazı uygulamalarda uzak bölgelere adeta sürülmektedir. Roman vatandaşlarımızın yaşadığı Sulukule Mahallesi sakinlerine reva görülen bu olmuştur. Kent merkezlerine yakın bölgeler bu şekilde kendilerince soylulaştırılmaktadır. Önce metruk hâlde bırakılan kamusal alanlar sonrasında “Bakın işte, ne güzel, tertemiz hâle getirildi.” denilerek yeniden düzenleniyor. Sonrasında ise “Peki, bu kimin yararına gerçekleşti?” sorusu dışarıda bırakılıyor.

 

Sermayenin kente müdahalesi ‘sorumluluk’, ‘canlandırma’ ve ‘kazanım’ gibi kavramlar üzerinden nötrleştiriliyor. Böylece belirli bir sınıfsal çıkar ilişkisi, kentsel gelişmenin doğal ve hatta arzu edilir bir biçimiymiş gibi sunulurken, bunun dışında kalan kamusal kullanım biçimleri görünmezleşiyor. (Serkan Taşkent.) Yani “Temsil estetiği mi, yaşama estetiği mi?” sorusunu sorabilmeliyiz. Tekrar kimin için problematiğine döndüğümüzde ise erişilebilirlik ve aidiyet olgularının hiçbir yapı için ikincilleştirilmeyecek hususlar olduğunu söyleyebilmeliyiz.

 

“Kentsel dönüşüm, yoksulun yaşadığı alanı fiziksel olarak yenileyip yerine yeni konut yapmak değil; barınma hakkını, mevcut kullanıcıları, mülkiyet ilişkilerini ve kentte kalma hakkını birlikte ele alan bir mekânsal politika olmalıdır.” (Serdar Nizamoğlu.) Özellikle endüstriyel miras üzerinden yapılan yeniden işlevlendirme tartışmalarında da temel yaklaşım bu halkçı ve kamusalcı bakış açısı olmalıdır. Kültürel ve endüstriyel miras bir dekor değildir.

Savaşın Yıktığı Kentler, Hafızanın Direnişi

Mostar Köprüsü
Mostar Köprüsü
Dört Ayaklı Minare – Diyarbakır
Dört Ayaklı Minare – Diyarbakır

Kentsel dönüşüm konusunda canımı en çok yakan söylem, yaver Davutoğlu’nun kadim şehir Diyarbakır’ın Sur içi bölgesi ile ilgili olarak “Toledo yapacağız” sözleridir. Yıllarca düşük yoğunluklu bir savaşa sahne olan bu kent, ironik biçimde tank ve top ateşleri ile birlikte sermayenin soylulaştırma saldırısı ile karşı karşıya bırakılmıştır. O günlerde kentin simgelerinden Dört Ayaklı Kilise önünde yapılan bir basın açıklamasında insan hakları savunucusu Tahir Elçi’nin katledilişini televizyonlardan canlı olarak izlemiştik.

 

Savaşların ve çatışmaların kentlere nasıl zararlar verdiğini Bosna-Hersek’ten ve Suriye iç savaşından biliyoruz.

 

“Mostar köprüsü yıkılmış, Neretva ne kadar üzgün,” diyordu Nejat Yavaşoğulları şarkısında.

 

Atom bombası sonrası Hiroşima
Atom bombası sonrası Hiroşima
Diyarbakır – Suriçi
Diyarbakır – Suriçi

Lebbeus Woods, 1993’te Saraybosna’daki yanmış Olimpiyat Müzesi’nin merdivenlerinde manifesto metninin okunmasına katıldı. Temel düşüncesi, mimarlığın savaşın yıkımına karşı yeniden yaşam kurmanın bir aracı olabileceğiydi. “Mimarlık ve savaş birbirine aykırı değildir. Mimarlık savaştır.” deniliyordu manifestoda. Bu, savaşı destekleyen bir ifade değil; mimarlığın da iktidar, çatışma, yıkım ve yeniden kurma süreçlerinin içinde bulunduğunu anlatan kışkırtıcı bir önermeydi.

Lebbeus Woods – mimari eskiz
Lebbeus Woods – mimari eskiz
Elektroprivreda Binası – Lebbeus Woods
Elektroprivreda Binası – Lebbeus Woods

Savaşa karşı, Picasso’nun Guernica tablosu kadar etkileyici bir çıkış. Guernica, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na ait 28 bombardıman uçağının İspanya’daki Guernica şehrini bombalamasını anlatan, 7,76 m eninde ve 3,49 m yüksekliğinde anıtsal bir tablodur. Saldırı sırasında 250 ila 1600 kişi ölmüş, çok daha fazla sayıda kişi de yaralanmıştı. Bu tabloyla ilgili olarak, Nazilerin Fransa’yı işgal ettiği yıllarda bir Gestapo şefi atölyesini “ziyaret” ettiğinde “Bunu siz mi yaptınız?” diye sorması üzerine, Picasso’nun “Hayır, siz yaptınız.” cevabını verdiği rivayet edilir.

 

Afet, Yıkım ve Sermayenin Rant Düzeni

Yakın dönemde ülkemizin hemen yanında yaşanan Suriye iç savaşı da bölgeyi bir cehenneme çevirdi. Her ne kadar Rojava gibi aşağıdan kuruluş hikâyelerine tanık olsak da yaşanan vahşet, insanlığın ortak hafızasından ve kentlerin belleğinden kolay kolay silinmeyecektir.

 

Palmira Antik Kenti
Palmira Antik Kenti
Guernica – Picasso
Guernica – Picasso

Bu vahşetten insanlığın en eski kültür miraslarından biri olan Palmira Antik Kenti de nasibini almış, vandallar tıpkı Taliban canilerinin put oldukları gerekçesiyle Afganistan’ın Bamyan Vadisi’nde bulunan ve M.Ö. 1500 yıllarına tarihlenen devasa “Buda” heykellerine yaptıkları gibi, insanlığın ortak kültürel değerlerinden olan bu tarihî kenti harap etmekten çekinmemişlerdir. Bizim çok önem verdiğimiz UNESCO, bu durumlarda sorunu dünya gündemi hâline getirecek bir faaliyet yürütemiyor, açıklama yapmakla yetiniyor ve bizce kuruluşunun temel amacını gerçekleştiremiyor.

 

Heykel sadece bu aşırı fikirlerle şartlanmış teröristler tarafından mı yıkılıyor peki? Hayır. Biz de 2013 yılında işi gücü bıraktık, Mehmet Aksoy’un Kars’ta, Ermenistan sınırında, her iki ülkeden görülebilecek şekilde yaptığı ve geçmişte yaşananlara inat iki insanın birbirlerine ellerini uzattığı muhteşem anıtı, o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla “ucube” diyerek yıktık. Hem de bir dönem CHP Genel Sekreterliği yapmış Ertuğrul bilmem nenin Kültür Bakanlığı yaptığı bir dönemde.

 

 

Toledo – Diyarbakır
Toledo – Diyarbakır

On binlerce insanımızı yitirdiğimiz deprem felaketi bile sermaye düzeninin doymak bilmez rant arayışını durduramadı, tam tersine daha çok tetikledi. Deprem bahane edilerek çıkartılan “Rezerv Alan” ilanı ile merkezî iktidar, hiçbir kritere dayanmadan vatandaşların mallarına mülklerine el koyma hakkı kazandı. Yangından mal kaçırırcasına Hatay’ın merkez mahalleleri bu kapsama alındı.

 

Ülkemizde barınma ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakları anayasal haklardır; bunların sağlanması da bir yükümlülüktür. Fakat gelin görün ki yapıların önemli bir kısmı niteliksiz. Değişen yönetmelikler, 2000 yılı öncesinde yapılmış bütün yapıları riskli hâle getirdi. Düşünün, proje onaylı, ruhsatlı, iskânlı, vergisi ödenen yapılar bir gecede çöp. Bunda vatandaşın suçu nedir? Bir emekli ikramiyesiyle alınmış ev bir daha bu koşullarda nasıl yenilenebilecektir? Bunlar yasal olanları. Bir de kaçak yapılanlar var tabii. Hükümetlerin insan hayatını hiçe sayarak çıkardıkları “İmar Barışı” kanunları ile affedilen yapılar. Devletin zamanında denetim görevini yerine getirmemesi sonucu ortaya çıkan bu ucube durum, gene devletin “parayı bastırın, sizi görmeyelim” demesiyle daha da ucube hâle geliyor. Bir taşla iki kuş vuran ya da vurduğunu zanneden bu zihniyetlerle yönetiliyoruz işte.

 

İmar Barışı rakamları şu şekilde:

  • Yapı Kayıt Belgesi sayısı: Yaklaşık 3,1 milyon
  • Yararlanan toplam bağımsız bölüm: 7.085.969
    • Konut: 5.848.927
    • Ticari bağımsız bölüm: 1.237.042
  • Tahsil edilen toplam bedel: Yaklaşık 24,7 milyar TL (2020 başındaki resmî rakam)

Kaynak: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı

 

Peki, bunların ne kadarı deprem bölgesinde? Yapay zekâya sorduğumda aldığım cevap şu şekilde:

 

  • 10 deprem ilinde, 2018 İmar Barışı kapsamında düzenlenen Yapı Kayıt Belgesi sayısı: 294.166
İmar Barışı – basından
İmar Barışı – basından

 

Kent Hakkı: Sermayeye Karşı Mücadele Mekânları

Afetlere karşı dirençli kentler oluşturmak hepimizin sorumluluğunda; ancak kapitalizm şartlarında bu nasıl gerçekleşecek? Fay hatlarına, dere yataklarına kurulan binalar… Peki, bu doymak bilmezlik, bu açgözlülük nereye kadar sürecektir? Dünyanın zenginlikleri herkese yetebilecekken bu soygun düzeni, bu akıl dışılık sürgit devam edecek midir?

 

İşte bu noktada gözümüzü tekrar kentlere çeviriyoruz. İtiraz mevzileri, direnç noktaları olarak kentlerin yükselttiği hak arama eylemliliğine. Kapitalizm kentlere saldırısını yoğunlaştırdıkça kentlerin de çelişkileri keskinleşmekte ve kent mekânları sınıf mücadelesinin arayüzü hâline gelmektedir. Diyalektik, gelişmenin kaynağını çelişki olarak açıklar. Çelişki hareketin motorudur.

 

Kentlerin, gayrimenkulün spekülatif değer kazandığı ve küresel finans ağlarının at oynattığı alanlara dönüşmesiyle birlikte, nispeten yerelde kalan emek ile küresel sermaye daha doğrudan yüz yüze gelmeye ve çarpışmaya başladı. Böylece kentler, daha keskin sonuçların ortaya çıktığı mücadele mekânları oldu. Bu nedenle kentsel toplumsal hareketler yükselişe geçmiş; önce Üçüncü Dünya’nın gecekondu bölgelerinde, daha sonra da merkez ülkelerde yaşanan sanayisizleşme sürecinin sonucu olarak gündeme gelen kentsel yenileme ve seçkinleştirme projelerine karşı başlatılan hareketlerle gelişmiştir.

 

Aynı zamanda küresel ağların hegemonyasına karşı başlatılan küresel direniş dalgası, kentlerde yaratılan eylemlerin küresel ölçekli bir yapının sinir uçlarına değen ve bu anlamda dünya ölçeğinde etki yaratan ürünü oldu. Bu sıkışma ve patlama sürecinin ikinci perdesi olarak yorumlanabilecek 2010-2011 isyanlarının da özgün kentsel biçimler aldığını görmek zor değildir. Tahrir Meydanı’ndan Wall Street’e kadar farklı kentlerin meydanları, farklılaşan taleplerle de olsa benzer mekânsal kullanımlarla dönüştürülmekte, bu mekânları işgal eden eylemlilikler ulus ötesi sıçramalarla kentten kente, meydandan meydana sirayet etmektedir.

 

Aşağıdan Yukarıya Kent: Özerklik, Dayanışma ve Sosyal Belediyecilik

 

Küreselleşmenin idari merkezleri ve başlıca tüketim mekanizmaları olarak lanse edilen kentler, bugün neoliberalizme karşı genişleyen isyanın mekânı niteliğini kazanmış bulunmaktadır. (Bülent Batuman) 1848 kent devrimlerine dönülmese de birçok yerelde başlayan bu mücadeleler kendine özgü nitelikler geliştirmiş ve kazanımlar elde etmiştir. Latin Amerika’nın asi şehirlerinden Hindistan’ın kızıl koridorlarına, Zapatistaların Chiapas’ından Brezilya’nın Porto Alegre’sine uzanan bu yerel deneyimler hattı, sadece başkaldırı ve itiraz kültürünü değil, kendi otonomilerini ve iktidar alanlarını da yarattılar.

 

“Aşağıdakilerin demokrasisi” denilen bir toplumsallığı ören bu odaklar, şimdiye kadar sadece sermayenin etkisinden bahsettiğimiz kentlerin biçimlendirilmesinde kendi sözlerini söylediler. Ortak yaşamı aşağıdan yukarıya örgütlediler. Kooperatifler vb. eliyle alternatif ekonomilerini geliştirdiler. Kararları mahalle örgütleri, meclisler, sendikalar üzerinden oluşturdular ve sonuçta kendi kentlerini var ettiler. Her biri ayrı ayrı incelenmeyi hak eden bu deneyimler, insanlığın iyiye ve güzele yönelişine eklenmiş sayfalardır.

 

Bugün yine birçok yerde örneğini gördüğümüz kent merkezli sosyal belediyecilik anlayışı da bu antikapitalist yerel siyasetin bir yüzüdür. Katılımcı bütçeyi ve belediye kaynakları üzerinde demokratik denetimi esas alan bu anlayış, kamu kaynaklarının halk yararına kullanımını savunmakta, kapitalizm şartlarında ileri bir mevzi niteliği taşımaktadır. Peki, bir yerel yönetim sermayenin karşısında ne yapabilir? Konut, kamusal hizmetler, ulaşım, bütçe, kamusal alan ve yerel ekonomik faaliyetler üzerinden piyasanın belirleyiciliğini sınırlayan politikalar geliştirebilir mi?

 

Eğer yerel yönetim ile toplumsal hareket arasında doğru bir ilişki kurulursa bu mümkündür. Ya da mümkün olanın en iyisidir diyebiliriz. Zaten bu olmadığı takdirde, kendi başına bir “devrimci özne”nin bürokratikleşme riski yüksektir. Tabii her şeyde olduğu gibi bu konuda da insan eylemliliği esastır. Bu eylemliliğin sonuçlarını bekleyip göreceğiz.

Göçmenler, Sınıf ve Kentin Çeperlerinde Biriken Öfke

Ada Colau – Barselona Belediye Başkanı
Ada Colau – Barselona Belediye Başkanı
Nahel Merzouk eylemleri – Paris
Nahel Merzouk eylemleri – Paris

Umudumuz, Güney Amerika’daki gibi bir geri çekiliş değil; demokrasiyi radikalleştirmek, siyaseti feministleştirmek, insanları ve çevreyi gözeten bir ekonomiye geçişi sağlamak şeklindeki üç ilke üzerinden kendini tanımlayan, Barcelona Belediye Başkanı Ada Colau önderliğinde geliştirilen “Korkusuz Kentler” Ağı gibi örneklerin yaygınlaştırılmasıdır. New York ve Berlin seçimleri bu umudumuzu artırmaktadır. Bu seçim başarılarının ardındaki en önemli dinamik göçmenlerdir. Her alan, kendi öznesinin kendisini gerçekleştirmesiyle sonuca ulaşabilir. Göçmenler kendi iradelerini ortaya koyarak bu başarıları elde etmişlerdir.

 

Bugün Almanya’da Sol Parti, kendini inkâr eden biçimde göçmen karşıtı politikalar savunmaktadır. Aslında göçmenlik olgusunun, kapitalizmin işleyiş yasalarına uygun biçimde sermayenin dolaşımının bir sonucu olduğu; ucuz iş gücü sağlaması ve yaşlı nüfusun yerine genç nüfusun geçişiyle sürdürülebilirliğe katkıda bulunması nedeniyle bir tercih, hatta yönlendirme konusu hâline geldiği açıktır. Bununla birlikte mesele özellikle politikacıların kısa vadeli çıkarlarına alet edilmekte, kültürel farklılıklar üzerinden bu topluluklar baskılanmakta ve eşitsizliklerle dolu bir kent coğrafyasında yaşamaya mahkûm edilerek seslerini çıkarmamaları istenmektedir.

 

Buna rağmen kentlerin kenar mahallelerinde göçmenler her zaman bir alev topu gibi isyandalar. Batı sermayesi günahlarının bedelini ödemektedir. Anne Courtil, Konstantnapol Mozaikçisi adlı eserinde daha o yıllarda, kente aslında sonradan gelmiş olanların dahi kendilerinden kısa bir süre sonra bile olsa yeni gelenlerle kavgalarını anlatır. David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir adlı çalışmasında bir kente ilk gelenleri “efendi”, en son gelenleri “parya” yapan nedir diye sormaktadır.

 

Göçmen karşıtlığının hiçbir insani ve ahlaki yönü yoktur. Zaten eğer gelenler paralı ise onlara karşı gösterilen tutumun farklılığı, insanlığa biçilen fiyatı da ortaya koymaktadır.

 

Gecekondudan Gezi’ye: Kentin Aşağıdan Kuruluşu

Bizim ülkemizde ise kentsel direniş geleneği 1970’li yıllarda gecekondu yerleşim alanlarında kendini göstermiştir. Her ne kadar ucuz iş gücü sağlaması nedeniyle sermaye tarafından üstü kapalı biçimde tercih edilse de kullanılmayan hazine arazileri üzerine dayanışma ile kısa sürede yapılan ve bir yuvaya çevrilmeye çalışılan bu yapılarda yaşayanlar, sağlıksız koşullarda uzun yıllar elektrik, su, kanalizasyon, yol gibi hizmetlerden mahrum olarak yaşamışlardır. Bu çarpık ve plansız yapılaşma çok eleştirilse de halkın kendi öz örgütlülüğü üzerinden ihkak-ı hak yoluyla gerçekleştirilmiş olması önemlidir.

 

Mehmet Aksoy – İnsanlık Anıtı
Mehmet Aksoy – İnsanlık Anıtı
Momo ve Uzeir kuleleri – Bosna Savaşı
Momo ve Uzeir kuleleri – Bosna Savaşı
Konstantinos Kavafis – Şehir
Konstantinos Kavafis – Şehir

Özellikle 1 Mayıs Mahallesi, bu aşağıdan yukarıya örülen pratiğin destansı bir örneğidir. Burada, başta Halkın Yolu militanı Hasan Kızılkaya olmak üzere, kentin kuruluşu sırasında halkın yanında durmayı görev bilen ve toprağa düşen devrimcileri anmayı bir görev biliyorum. O dönemde halka arsa dağıtımı görevinde bulunan bir devrimci ağabeyim, yıllar sonra bölgede bir lokantada yemek yediğinde kendisinden para alınmadığını anlatmıştı. Gecekonduların bir haksız zenginleşme aracı olduğu eleştirisi doğru değildir. Burada eleştirilecek bir taraf varsa o da barınma hakkı koşullarını yaratmayan devlettir.

Bana göre, mesleğim gereği yasal statü (Tapu Tahsis Belgesi) kazanmaları için emek verdiğim bu yapılar, rengârenk hâlleri, pencerelerinde teneke kutulara yerleştirilmiş çiçekleri, minik bahçelerine dikilmiş ağaçları, topografik uyumu, komşuluk özellikleri ve insani ölçekleri ile organik sivil mimari örnekleridir. Ve bugünkü kutu kutu binalardan daha estetik, insan doğasıyla daha uyumlu yapılardır. Büyük kentlerin varoşlarında filizlenen bu yerel mücadele geleneği bugüne kadar yaşamıştır.

 

Burada Fatsa yerel yönetim deneyimini ve önderi Terzi Fikri’yi anmak gerekir. 12 Eylül generallerinin en çok dillerine doladıkları yerdi Fatsa. Son olarak yine bir kent hakkı çerçevesinde, yani kamusal alanların kullanım amaçlarına kimin karar vereceği üzerinden şekillenen “Gezi Direnişi”nden söz edelim. Stavros Stavrides, Gezi Direnişi bağlamında, Kentsel Heterotopya kitabında tanımladığı “Eşikler Kenti”nin, geleceği kolektif olarak yaratma sürecinde farklı ama açık kimlikler arasında yürütülen müzakerelere dayalı bir özgürleşme projesinin mekânsal karşılığı hâline gelip gelemeyeceğini sormaktadır.

 

Sanırım bu sorunun cevabını yine insan eylemliliği verecektir.

1 Mayıs Mahallesi Direnişi – 1977
1 Mayıs Mahallesi Direnişi – 1977
Gezi Parkı Direnişi – 2013
Gezi Parkı Direnişi – 2013
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da paylaş

Görseli indirip Instagram’da gönderi veya hikâye olarak paylaşabilirsiniz. Metni kopyalayarak açıklamaya ekleyebilirsiniz.

Instagram’ı aç