İklim Krizinin Sınıfsal Kaynağı: Kapitalist Üretim İlişkileri

Cihan Ersoy
13 Dakikalık Okuma

Küresel iklim değişikliği ve Kapitalist üretim ilişkileri arasındaki bağıntı konusu çokça üstünde düşünülmüş ve yazılmış bir konu. Çok fazla fikrin ortaya atılması, konunun ana ekseninden savrulmalara da neden olabiliyor. Bir anlamda Küresel İklim Değişikliğine sebep olan sermaye sınıfının da işine geliyor. Çünkü tartışma ortamı bulanıklaşmaya başlıyor. Bu yüzden Küresel ısınmanın dinamiklerini belirgin bir şekilde tespit etmek tartışmaların, anlam yitimlerinin ve buna bağlı mücadele stratejilerinin de daha sağlıklı yürütülmesine katkı sağlayabilir. Küresel ısınmanın sebebinin Kapitalist üretim ilişkileri olduğunda hemen her Sosyalist hemfikirdir. Ayrışma, temelde ortaya çıkan fenomenin Sera gazlarından mı yoksa sera gazlarının oluşmasına neden olan çevrim araçlarından mı olduğu konusunda. Bu çelişki çözülmeden Kapitalizmi küresel ısınmada sobelemek şöyle dursun bizzat onun ortaya attığı kandırmacanın da dümen suyundan ayrılmak mümkün görünmüyor. Bir anlamda Kapitalizmin sebep olduğu durum ile Kapitalizmin gösterdiği veriler üzerinden Kapitalizm ile savaşmak gibi bir durum hasıl oluyor.

Ekoloji mücadelesi teknik bazı veriler gözden kaçırılarak verilecek bir mücadele değil ne yazık ki. Eğer ki Kapitalist talanın doğaya ne zarar verdiğini anlayamazsak ya da bu zararın mekanizmalarını, sayısal verilerini doğru okuyamazsak kurulan her cümle, altını besleyemediğimiz söz dizinlerinden öteye geçemez. Biz Sosyalistlerin bu konuda biraz okuma yapması gerekiyor maalesef.

Öncelikle bir ayrımdan bahsetmek çok önemli SOSYALİST EKOLOJİ mi? EKOSOSYALİZM mi? Ayrımı. Ekoloji çok disiplinli bir bilim dalı. Doğaya dair olduğundan kaynaklı temel bilim dallarının hepsinden beslenir. Bu anlamda ekoloji veri sunar. Çıkarımlar yapar. Bu verileri İdeolojik olarak neresinden işleyeceğimiz, bizim sahip olduğumuz ideoloji ile ilişkilidir. Karşı karşıya olduğumuz felaketin sebep ve sonuçlarını Sosyalist bir açıdan yani Tarihsel Materyalizm perspektifinden anlamlandırmaya çalışıyor isek bizler Sosyalist Ekoloji tarafındayızdır. Üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı sınıf çelişkisini ortadan kaldırmak başka bir şeydir. Yeniden kurulacak olan sınıfsız toplumu ekolojik bir yaşama tahvil etmek başka bir şeydir. Sosyalizm, sömürünün her biçimini ortadan kaldırmak için var olan bir ideolojidir. Bunu yaparken de ekosistemin alt ve üst sınırlarını tespit etmek, bu sınırları aşmadan teknolojinin insan hayatında var olmasını, ilerlemesini gözetmek durumundadır. Zaten planlı üretim, nitelikli meta ve ihtiyaç kadar üretmek şu an karşı karşıya olduğumuz birçok sorunu da kendiliğinden büyük ölçüde yok edecektir. Bununla birlikte, geliştirilmiş herhangi bir teknolojik yeniliğin ekosistemin sınırlarına ne kadar baskı yapacağı ve bu baskının nasıl yok edileceğini de tartışan bir yerden bakmak zorundadır. Bu sayede hem insanlık için hem de ekosistem için sürdürülebilirlik bir arada sağlanabilir. Ama bu durum, Sosyalizmi Ekolojik yapmaz. Ekosistemin dengesini gözeten bir yönetim biçimi yapar. Bu anlamda EKOSOSYALİZM, kendi içinde bazı sakıncalı durumları da beraberinde taşır.

Gelelim temel teorik ayrışmaya, bizim gezegenimizde var olan canlılık zaman içinde farklı iç ya da dış etkilerle değişime uğramış ise de şu an özellikle son 250 Milyon yıl içinde (MEZOZOİK ÇAĞ) belirli bir canlı çeşitliliğinin, belirli koşulların gerçekleşmesi sonucu bir dengeye oturmuştur. Bu denge tüm atmosferi de kapsayan bir tanım olan biosfer ve dış uzay arasındaki enerji dengesidir. Sisteme(BİOSFERE) giren ve sistemi terk eden enerji arasındaki fark dünyamızın bilinen canlı türlerinin oluşumuna olanak sağlamıştır. Bu durumu ENTROPİ olarak açıklayabiliyoruz. Termodinamiğin temel kavramlarından biri olan Entropi, bir sisteme giren enerji ile sistemden kaçan enerjinin ortaya çıkardığı düzensizliğin tanımıdır. Öyle ki, sisteme sürekli enerji girişi, sistemin sürekli iş yapmasına neden olur. Bu da sistem için bir denge/ düzen meselesi haline gelir. Biosferimizi bir sisteme benzetir isek canlılık koşullarının oluşabilmesi için ısının, ortamda sıvı suyun kalmasına olanak verecek aralıklarda bulunması zorunluluğu vardır. Canlılık da bu koşul altında evrimleşmiştir. Özetle güneşten gelen ısı enerjisinin bir kısmının biosferde kalması, kalan kısmının da uzaya kaçması zorunludur. Karşı karşıya kaldığımız iklim krizini bu tespit üzerinden ilerleteceğiz.

- Sponsorlu Reklam -

Kapitalist üretim biçiminin yani bir anlamda fabrika tipi üretimin meta üretiminin hızlanması sürecinde insanın kol gücü ile üretebileceğinden daha fazla ürün üretebilmek için çeşitli üretim araçları ortaya çıkmıştır. Bu araçlar ise zorunlu olarak enerji girdisine ihtiyaç duyarlar. James Watt’ın icat ettiği buhar makinelerinden bu tarafa iş verimliliği %20 den günümüz teknolojisinde %40-45 arasına kadar çıkabilmiştir. Bu makineleri çalıştırabilmek için kullanılan hammadde başlarda kömür olsa da daha sonra petrol ve doğal gazın da eklenmesi ile ve son yüzyılda Nükleer yakıtların da kullanılmaya başlanması ile Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlaya gelmiştir. Bu enerji çevrim araçlarını enerji arz-talebi üzerinden birden fazla fonksiyon içine veri olarak katıp çok farklı sonuçlar üretebiliriz lakin, tartışmanın zeminini belirlemek açısından gerek çevrim araçlarının verimliliğini gerekse bu araçlarda kullanılan yakıtları enerji içeriği açısından değerlendirmek gerekir. Bunu yaparken de kapitalizmin özellikle 1970 li yılların başında baskın üretim modeli olarak benimsediği Bant tipi üretim ve planlanmış eskitme kavramlarını da işlemek zorunludur.

Elimizde bir yakıt olduğunu ve bu yakıtın 100 birim toplam enerjisi olduğunu düşünelim. Teknolojinin bu yakıtı işlediği zaman ürettiği iş, yakıtın niteliğinden azade maksimum 40 birimdir. Bu değer Termik santraller, Gaz türbinleri, Nükleer Santraller, İçten yanmalı benzinli ve dizel motorlar için aynıdır. Yani 100 birim enerji açığa çıkarırsınız bunun 40 birimi ile verimli iş üretebilirsiniz. Kalan 60 birim ise gerek soğutma üniteleri, gerekse bacalardan ya da egzoslardan atmosfere kaçar. Dünya enerji çevriminin %85 i fosil kökenli yakıtlardan (doğal gaz da dahildir), %8 i de Nükleer Santrallerden olmak üzere yaklaşık toplam %93 ü atık ısıyı atmosfere vermektedir. Bu değerin ürettiği atık ısı, nerede ise Güneşten Dünya üzerine gelen toplam ısı  enerjisine denk bir değere karşılık gelmektedir. Sisteme giren toplam ısı (Güneş ve Endüstriyel atık ısı) atmosferin gaz kompozisyonunu etkilemekte, kaçması gereken sürede ve miktarda uzaya kaçamadığı için Entropik koşulları geciktirmektedir. Bu durum içinde Yakıt kullanımının zorunlu kimyasal sonucu olan CO2 emisyonu ise(460 ppm) ısınmanın bölgesel olarak su buharına oranla %9-26 sından sorumludur. Geri kalan işi Su buharı yapar. Nedeni ise Su buharının birim hava hacmi içindeki miktarı ile ilgilidir. Atmosferde her 1 molekül CO2 başına 50-55 molekül Su bulunur. Doğal olarak bu kadar fazla miktar, ısının tutulması için bu kadar fazla yüzey oluşturur. Bu tespiti yaparken şunu söylemek asla mümkün değildir:

Küresel ısınma diye bir şey yoktur, Fosil kökenli yakıtlar küresel iklim değişikliğine sebep olmuyor.

Küresel ısınma vardır. Fosil kökenli yakıtlar ürettiği emisyondan kaynaklı olarak değil, Çevrim yöntemlerinin verimsizliğinden kaynaklı ürettiği atık ısı nedeni ile Küresel ısınmaya neden oluyor. Üstelik sırf emisyon üretmiyor diye reklam yapılan Nükleer Güç Santralleri de aynı mekanizma ve verimsizlikle çalıştığından dolayı Küresel ısınmaya neden oluyor. Özetle yakıtın içeriği ile değil nasıl kullanıldığı ile tartışma başlatmak karşı karşıya kaldığımız felaketin nedeni açısından daha öze dair, daha sonuç verici olacaktır. Çünkü aynı verimlilikteki çevrim araçlarında emisyon yaratmayan başka bir yakıt kullanmaya başlasak dahi Küresel ısınmanın önüne geçemeyiz. Nedenini ise Bacadan çıkan değil, bacanın dibinde aramak en doğrusu.

Bu arada bunun bir çözümü var mı sorusuna verilecek çok net bir yanıt var. Daha doğrusu iki yanıt var.

- Sponsorlu Reklam -

İlki; sistemin verimliliğinin artırılmasına da. 1940 lı yıllardan beridir yakıt kullanımı sonrasında ortaya çıkan atık ısının değerlendirilmesi çalışmaları yapılmaktadır. Gelinen sonuç ise bugün Çin’de bir kömürlü termik santralde denenmiş ve başarıya ulaşmıştır. Çıktıların bize gösterdiğine göre 100 birim enerji içeriğine sahip bir yakıt kullanıldıktan sonra baca sisteminde yapılacak olan revizyon sonrasında toplam verimli iş 85 birime çıkmakta yani 15 birimlik bir enerji kaybı oluşmaktadır. Yalnız bu sistem ilk yatırım açısından çok ciddi bir tutara denk gelmektedir. Sermaye sınıfı ekosistemi değil de kendi karını önemsediği sürece böyle bir yatırıma asla tenezzül etmez.

İkincisi ise Enerji kim için? Ne kadar? Ve nasıl? Sorularının sorulması sonucunda ortaya çıkar. Burada şu önermeyi rahatlıkla kurabiliriz. En temiz enerji, Planlanmış ve tasarruf edilebilen enerjidir. Kapitalizmin doymak bilmez kar hırsı enerji üzerinde büyük baskı yaratmaktadır. Zorunlu bir sonuç olarak ve eldeki çevrim araçları ile Küresel ısınma karşımıza çıkar.

NEDEN HER ŞEY SERA GAZLARI ÜZERİNDEN TARİF EDİLİYOR?

- Sponsorlu Reklam -
BURASI REKLAM ALANIDIR

Kapitalist endüstriyel üretim ilişkilerinin zorunlu bir çıktısı olan sera gazları (özellikle CO2 gazı) PARİS İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ SÖZLEŞMESİ nin temel çıkış noktasını oluşturuyor. Yalnız süreç bu sözleşmeden daha önce Kyoto Protokolü ile ortaya atılmıştı zaten. Temelde amaç şu: Emisyonlarını azalt, azaltamıyorsan emisyon üretmeyen teknolojilerin oluşturduğu emisyon açığını belirli bir değer karşılığında satın al. İşte Karbon Borsası bu anlayış üzerine kurulu. Görüldüğü üzere burada amaç sera gazlarını azaltmak değil, sera gazını doğrudan bir takas aracı haline getirmek. Sözü eğip bükmeden şunu söyleyelim ki; Sera gazları yeni bir sömürü çarkının değişim aracı haline getirilmiştir. Bu açıdan bakılacak olunursa CO2 in Küresel ısınmanın sebebi olduğunu söylemek, en hafif tabiri ile bu sömürü çarkının içinde bir dişli olmaktan öteye gitmez. Günlük işlem miktarının Milyarlarca Doları bulduğu bir takas yönteminden bahsediyoruz.

KAPİTALİZMİN KENDİNİ YENİDEN ÜRETTİĞİ BİR ARAÇ OLAN PLANLANMIŞ ESKİTME

1970 li yılların başlarında yoğunlaşan Bant tipi üretim aslında sermaye sınıfı açısından çıkan bir krizden çıkış noktası idi. Bir anlamda kendini yeniden üretti diyebiliriz. Daha az emek girdisi ile daha fazla enerji kullanarak birim zamanda daha çok ürün üretme stratejisinin bir sonucu olarak karşımıza çıktı. Bu üretim modelini emeğin sömürüsü açısından değerlendirmek bu yazının konusu değil ama etrafından dolaşmak da ilkesiz bir ekolojizm haline gelir. Çünkü, bantların işlemesi için talep gereklidir. Talebi oluşturan etmen insan olduğuna göre emeğin sömürüsü iki koldan işler. İlki fabrikada çalışan işçinin emek-zaman/üretilen ürün takası daha aşağıya çekilir ki sömürünün en aşağılık kısmı burada başlar. Diğeri ise artık insan eskisinden daha çok Pazar nesnesi haline getirilir. Bunu yapmak için çok gayret etmeye gerek yoktur. Üretilen üründe kullanılan bileşen ve hammaddenin kalitesinden taviz verip insan hayatını daha az işgal edecek bir zamanda yıpranmasını sağlamak yeterlidir. Buna PLANLANMIŞ ESKİTME denilir. Üretilen ürün ne kadar kullanım süresi azaltılırsa o kadar hızlı ve çok üretilmelidir. Bant tipi üretimin de kapitalizmi düştüğü çukurdan çıkarmanın en kurnazca yolunu oluşturur. Şunu söylemek gayet mümkündür ki; Kapitalizm ortaya çıktığı süreç içinde hiç bu kadar vahşileşmemişti. Küresel ısınma verilerine bir göz atıldığında ısınmanın zamana karşı grafiklerinde 1970 li yıllar hızlanmayı göstermektedir.

 

Bu grafiğin yorumu Karbon Emisyonu ile geçiştirilemez. Daha ayakları yere basan bir sebep aranmalıdır. Eğrilerin pik yapmaya başladığı yıllar Bant tipi üretimin kapitalistler tarafından başat üretim modeli olmaya başladığı yıllardır. Hali ile çok yüksek miktarda enerji ihtiyacı doğmuştur.

Diğer yandan bant tipi üretim ya da nedeni olan planlanmış eskitme, hiç görülmediği kadar doğa talanını da beraberinde getirmiş, aynı zamanda başa çıkılamaz bir atık sorunu da ortaya çıkarmıştır. Sermaye sınıfının aç gözlülüğü ekosistemi yok olma seviyesine getirmiştir. Binlerce canlı türü yok olmuş ya da yok olmak üzeredir. Ortaya çıkan felaketlerin insan üzerindeki etkisi ise kimyasal emisyonların neden olduğu solunum yolu hastalıkları, kanser, atıksuların neden olduğu salgınlar ve zehirlenmeler, plastik atıkların oluşturduğu sağlık tehditleri gibi birçok etki ile yüzleşen insanlık, ısınmanın etkisi sonucu gelen kuraklık ya da deniz seviyesinin yükselmesi tehdidi sonucunda iklim göçleri ile de yüzleşmek zorunda bırakılmıştır. Bütün bu sonuçları göz önüne aldığımızda kapitalizmi yıkmadan yaşanılacak bir dünyayı inşa etmek hayal ötesi olur. Ekoloji alanında verilen mücadeleyi de Doğrudan Kapitalizmin sağladığı veriler üzerinden yürütmek Krizin sınıfsal saldırı niteliğini örter.  Kapitalizmin bakmamızı istediği yere değil de bakmamamızı istediği yere bakarsak sınıf çatışmasının en yalın halini görebiliriz. Bu saiklerle oluşturulacak olan strateji ve taktik ise emek mücadelesi ile birlikte ve içinde entelektüel gevezelik olmaktan çıkar ve doğrudan savaşın bir cephesi haline gelir.

Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da paylaş

Görseli indirip Instagram’da gönderi veya hikâye olarak paylaşabilirsiniz. Metni kopyalayarak açıklamaya ekleyebilirsiniz.

Instagram’ı aç