İsa HACIHASANOĞLU
Yazar
Birçok kişinin de bildiği gibi ‘cumhur’ kelimesi Arapça ‘toplanma, toplananlar, kalabalık, kalabalıklar’ anlamındaki ‘cem’ kökünden türetilmiş ve dilimizde ‘halk, millet’ anlamında kullanılmaktadır. ‘Cumhuriyet’ de bundan türetilmiş ve ‘halkın yönetimi’ olarak bilinmektedir. Ancak bu ‘halkın yönetilmesi’ mı yoksa ‘halkın yönetmesi’ mi, orası tam olarak anlaşılmamış ya da anlaşılmak istenmemiştir.
Eğer, halkın yönetilmesi olarak anlaşılmışsa bu günkü duruma -tabii ki dünküne de- uygundur ve itiraza gerek yoktur. ‘Hayır, halkın yönetilmesi değil. Cumhuriyet halkın kendisini yönetmesidir’ derseniz durum tartışmaya açılır. Zira bu kez işin içine ‘demokrasi’ denen baş belası girer.
Peki, nedir bu demokrasi ve kimin için baş belasıdır? Bu soruya verilecek yanıt ya da yanıtlar durumumuzun kavranmasına, dolayısıyla da çözüm önerileri üretilebilmesine son derece önemli katkılar sunacaktır.
O zaman bizde bu yanıtı aramaya koyulalım.

Bilindiği gibi demokrasi kavramı ilk kez Antik Yunan’da kaşımıza çıkıyor. Halkın yönetime katılması ‘arena’ denen alanlara toplanıp yönetim erkini paylaşması ile oluyor. Ancak bilinmelidir ki, buraya herkesin katılabilmesi söz konusu değildir. Bazı toplumsal sınıflar -örneğin köleler, yoksullar ve kadınlar- sisteme dahil edilmemişlerdir.
Yüz yıllar sonra bu kez Fransız Devrimi’nden sonra demokrasi yeniden arz-ı endam eder tarih sahnesine. Ama yine de çok şeyin değiştiğini söylemek mümkün değildir. Katılım sahneye yeni çıkmış olan burjuvazi, var olan feodal beyler, kent aristokrasisi ve din adamlarıyla sınırlandırılmıştır. Kadınlar, kendilerine ‘serf’ denilen köylüler ve sonradan kendileri için ‘zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur’ denecek olan işçiler sistem dışına itilmişlerdir.
Daha sonra yüz yıllar süren kanlı mücadeleler ve ödenen bedeller sonunda kadınlar, işçiler, köylüler ve diğer ‘lanetliler’ de seçme ve seçilme hakkına sahip olurlar. Mücadeleler devam ettikçe, demokrasinin içeriği ve kavramı da önemli değişimlere uğrayacaktır. Söz konusu bu değişim bu gün de devam etmektedir ve devam edecektir.
Her sosyal sınıfın ve siyasal düşüncenin toplumdaki karşılığı oranında yönetim erkine ortak olabilmesinin, halkın demokratik kitle örgütleri aracılığıyla yönetime katılabilmesinin yönetenleri denetleyebilmesinin, gerekirse görevden alıp yargılayabilmesinin önünün henüz açılamamış olsa da sistem dışına itilmişlerin bunları talep etmeleri bunun için örgütlenip mücadele etmeleri egemenler için bir baş belası olmuştur.

Artık sadece seçimlerin yapılması ve en fazla oyu alanın her istediğini yapması demokrasi sayılmamaktadır. Demokrasiyi seçimden ibaret sayan bir siyaset bilimci ile arabayı motordan ibaret sayan bir makine mühendisi aynı aymazlığın içinde sayılmaktadır.
Ama gelin görün ki, ülkemizde bunlar böyle olmadı, olamazdı da. Zira biz egemenliği ‘gök’ ten ‘yer’ e indirmeyi henüz başarabilmiş değiliz.
Halkın örgütlü bir demokrasi talebi olmadığı gibi, demokrasinin ne olup olmadığı konusunda da kayda değer bir bilinci oluşmamıştır. Olamazdı da. Zira insanın bilmediği bir şeyi talep etmesi beklenemez. Söyle ki, 24 Temmuz 1908 günü İkinci Meşrutiyet’in ilanını kutlarken ‘padişahım çok yaşa’ diye yeri-göğü inletirken düştüğü gülünç durumun farkında değildir.
Ne yazık ki, aradan yüz yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen çok fazla şeyin değiştiğini söyleyebilecek durumda değiliz. Bugün de “O emrettiği için demokrasiyi korumak adına alanlara çıkıyorum” diyenlerin sayısı hiç de azımsanamayacak oran oluşturmaktadır. Siyasal tarihimizde “odunu aday göstersem kazanırım”, “biz bu halkı gütmeye geldik” ya da “demokrasi bizim için bir araçtır” diyenlerin en fazla oyu aldıklarına tanık olduk. Bundan sonra da olmayacağımızı kimse iddia edemez, çünkü yanılma olasılığı oldukça yüksektir. Dahası yanılacağı kesindir.

Ülkemizde “laiklik” kavramının da kendisini demokrasi kavramının düştüğü gülünç durumdan kurtaramadığını görüyoruz. Toplumun bu konudaki bilgi ve bilinci ilkokul çocuğununkiyle aynı düzeydedir. Ona göre ‘laiklik dinle devlet işlerinin ayrılmasıdır’ İlkokulda öyle öğrenmiştir ve çoğu konuda olduğu gibi o kadarla da kalmıştır. Oysa dinin devlet işlerinden dışlanması laikliğin kendisi değil, onun gereği daha doğrusu sonucu olabilir ve öyledir de. Laiklik aklın inanca, bilimin hurafeye egemen kılınmasıdır. Eğer siz aklı inanca, bilimi hurafeye egemen kılarsanız kısaca aklı özgürleştirirseniz. Bu durumda din ve devlet işleri kendiliğinden ayrılacaktır. Cumhurumuz bundan da bi’ haberdir.
Ayrıca, cumhurumuzun inançla bilginin değil birbirlerini reddettiklerini, bunların farklı kavramlar olduklarını dahi bilmediğini de söylemek gerek. O inandığını bilgi sanır. Böyle olunca da yeni bir şey öğrenme gereksinimi duymaz. İnancı bütün bilgileri içermektedir çünkü kutsal kitabının bütün bilgilerin kaynağı olduğuna inanmaktadır. Tanrısı orada bireyin ve toplumun bütün gereksinimlerine yanıt verebilecek bilgileri vermiştir. Fazlasına gerek yoktur, dahası fazlası zaten yoktur.
Cumhurun bilgi ve bilincinin bu düzeyde olması doğal olarak aydınını da etkilemiştir. Onun da büyük bir kısmı için sürüden ayrılmak mümkün olmamıştır. Zira kendisine çocukluğundan itibaren söylenegelen ‘sürüden ayrılanı kurt kapar’ gibi atasözleri hala kulaklarında çınlamaktadır.
Çoğunluğunu yukarıda genel hatlarını çizmeye çalıştığım bireylerin oluşturduğu toplumların demokrasiyi kavrayıp özümsemesi, dolayısıyla yönetim erkini elinde bulunduranlardan demokrasi talep etmesi ya da doğrudan o erke sahip olmak için mücadele etmesi hem sosyolojik hem de siyasal açıdan mümkün olamamaktadır. Hal böyle olunca da, kısa zamanda kayda değer gelişme beklemek için elde somut veriler kalmamış oluyor.
Bitirirken Almanların şu çok bilinen “Eğer sürüden ayrılmayı göze alamazsanız, bilmelisiniz ki göreceğiniz tek şey önünüzdekinin kıçı olacaktır” özdeyişini aktarmak ve uygarlığın sürüden ayrılıp, kurtlarla savaşımı göze alabilenlere çok şey borçlu olduğunu anımsatmak isterim.
Görseller: Pixabay Content License kapsamında yayımlanan fotoğraflar.
