ÖMER TURAN
Önce kitabı koyduk masaya. Sonra kadehleri. Yanlış sıralama, kabul; Babalar ve Oğullar araya girince içkinin bile ağırbaşlı davranası geliyor. Karşımdaki kapağa dokundu, ben de bazı romanların sayfalarla yetinmediğini söyledim. Otururlar yanına, dirseklerini masaya dayar, hesabı sana bırakırlar. Camın ardında akşam koyulaşıyordu; içerideyse bir Rus ailesi, yüzyılı aşan gecikmeyle aramıza buyurmuştu. Bir uçta babalar, öbür uçta oğullar. Arada sevgi, miras, öfke ve insanı en yakınından uzaklaştıran o eski inat… Kalabalıktı masa; bir tabak daha istesek garsonun kuşkusuna yol açabilirdik. Bir ülkedeki kırılma böyle görünür kimi zaman: Meydana varmadan, aynı sofrada birbirine ulaşamayan iki elin arasında.

İlk yudumdaydık; gene de anlamıştım, bu gece kitabı biz konuşmayacaktık, biraz da o konuşturacaktı bizi…
Daha ilk kadehte bütün Rusya’yı masaya çağırdığımı, bir baba ile oğulun anlaşmazlığından ülke çatlağı çıkardığımı söyledi, arkadaşım. Belki de büyüttüğümüz bir gölgeydi gördüğümüz… İtirazı güzeldi; kadehinin buğusuna parmağıyla küçük bir soru işareti çizdi. Yılın 1859 olduğunu anımsattım. Serflik sürüyor, toprak sahipleri alıştıkları düzenin uzun süre dayanamayacağını seziyordu. Üniversitelerden taşraya dönen gençler bilime güveniyor; soyluların inceliklerine, mirasla devralınmış doğrulara kuşkuyla bakıyordu. Eski evlerin kapısından çamurlu çizmelerle giriyorlardı. Bazarov da Kirsanovların çiftliğine öyle gelmişti: Konuk odasına valizini, evin ortasına çağını bırakmıştı.
Arkadaşım, tarihin kimi romanlarda arka duvara asılmış bir perde gibi durduğunu söyledi. Neden 1859’a bunca ağırlık verdiğimi sordu. Masadaki tabaklardan birini hafifçe oynattım; öteki tabağın kenarına değdi, ince bir ses çıktı. Çünkü o evde hangi tabağa dokunsan öteki titriyordu. Toprak, köylü emeği, mülk, eğitim, yükselen yeni aydın kesim; yan yana dizilmişti hepsi… Turgenyev tarihi dekor olarak kullanmıyor, kişilerin soluduğu havaya dönüştürüyordu. Nikolay oğluna baktığında sevdiği çocuğu görüyor önce, ardından anlayamadığı yarını. Arkady babasına baktığında şefkati duyuyor, omzuna çöken dünü de… Aralarına birkaç yaş girmemişti; koca bir çağ oturmuştu.
Bazarov’u o çağın sesi diye mi okuyorsun, diye sordu. Sesi gür çıkan herkes geleceği taşımaz. Kimi insan kapıyı çarpar, ardında yeni bir oda kuramaz. Tam orada düğümleniyordu konuşma… Bazarov, soylu çevrenin dışından geliyordu. Eğitimle yükselen kesimin güveni, öfkesi, çalışma alışkanlığı toplanmıştı onda. Elleri, giysisi, insanlara seslenişi sınıfını ele veriyordu. Karşısında Pavel: özenle korunmuş görünüş, Avrupa görgüsü, aristokrat onuru. İki adam duruyordu görünürde karşı karşıya; gerçekte iki zaman… Eski Rusya soy ve mirasla konuşuyor, Bazarov bilgiyle, emekle, sınama hakkıyla yer istiyordu.
Arkadaşım, Turgenyev’in gönlünün hangisine yakın olduğunu merak etti: Bazarov’a mı, Pavel’in inceliğine mi? Roman 1862’de yayımlandığında okurun da aynı soruya düştüğünü söyledim. Genç kuşağın küçümsendiğini düşünenler çıkmış, Bazarov’da yeni insanın güçlü yüzünü görenler de… Turgenyev onu sevilsin diye yumuşatmıyor, mahkûm edilsin diye küçültmüyordu. Çekici, ürkütücü, üretken, kırıcıydı. Yaklaşıyordun ona, sonra istemeden geri çekiliyordun. Yazarın hakkaniyeti buradaydı: Sevgisini bir beraat kâğıdına, kaygısını bir iddianameye çevirmiyordu.
Arkady’nin arkadaşı olarak girdiği evde çok geçmeden herkesi kendi çevresinde döndürmüştü Bazarov. Karşımdaki, bu gücün düşüncelerinden mi, kişiliğinden mi geldiğini sordu. İkisinden de, dedim. Onun bulunduğu yerde herkes kendini açıklamak zorunda kalıyordu. Nikolay iyi niyetinin sınırını, Pavel ilkelerinin yaşlanmış yanını, Arkady ödünç aldığı görüşlerin içinde ne kadar yer tuttuğunu görüyordu. Anna ise Bazarov’un kendinden sakladığı gerçeği çıkarıyordu gün ışığına: İnsan, kendi kurduğu düşünce odasına bütünüyle sığamıyordu.
Nihilist sözcüğünü ortaya attı arkadaşım. Bugünün kulağının o sözcükte bomba, gizli örgüt, suikast duyabileceğini; oysa Bazarov’un cebinde neşter taşıdığını söyledi. Tıp okuyordu genç adam, kurbağa kesiyor, bedeni inceliyor, deneye ve gözleme güveniyordu. Bir düşünceyi yaşlı diye kutsamıyor; bir yetkeye saygın göründüğü için boyun eğmiyordu. Aileden kalan kabulleri, aristokrat inceliklerini, romantik aşkı söküp atmak istiyordu. Şiire de burun kıvırıyordu. Bunu söylerken kaşımın kendiliğinden kalktığını gördü. Güldü. Şairin kaşı kalksın, dedi; çekici tutan el küçümsenmesin.
Yıkılacak duvar göz önündeyse çekicin çok ikna edici olduğunu, kurulacak evin ise daha kâğıtta bile bulunmadığını ekledi. Bazarov’un çekimi de buradan geliyordu.

Eski dünyanın kof yerlerini bir hekim kesinliğiyle buluyor, Pavel’in zarif davranışlarının ardında tükenen sınıfı seziyordu. İnsanı çalışmaya, bilime, yarara çağırıyordu. Sonra? Bir evi sökmeye çekiç yeterdi; yenisini kurmaya emek, zaman, komşuluk gerekirdi. Neyi kaldıracağını biliyordu Bazarov, yerine ne koyacağını aynı açıklıkla söyleyemiyordu. Kuşku odayı temizleyebilirdi belki, sofrayı kurabilir miydi? İnsan bütün bağlarını çözdüğünde dünyaya hangi iple tutunurdu?
Benim ona itirazım burada, dedi arkadaşım. Eski buyruğu reddetmek özgürleştirir; bağ kurma yetisini de reddedersen özgürlüğün ortasında üşürsün. Turgenyev’in Bazarov’u kolay bir hükme kapatmadığını, eski kuşağı da kaba bir çizime indirgemediğini konuştuk biraz daha: Haklılık paylaştırılıyordu, yanılgı da… Pavel, tükenen bir sınıfın temsilcisiydi; insanı salt yarar hesabına indiren bakışa karşı yer yer anlamlı bir direnç taşıyordu. Nikolay sevecen, yeniliğe açık; toplumsal dönüşüm karşısındaki gücü dardı. Arkady yeni rüzgâra kapılıyor, o rüzgârın bedelini Bazarov kadar ödemiyordu. Arkady ile Bazarov arasındaki ayrımı yaşa bağlamanın eksik bir okuma olduğu konusunda birleşiyorduk.
Arkady’nin arkasında toprak, mülk, aile güvencesi vardı. Bazarov’un elinde eğitimi, emeği, neşteri. Aynı şeyleri söylüyorlardı; ağızlarında başka başka tartılıyordu sözcükler. Arkady için nihilizm, üniversiteden eve getirilmiş yeni bir dil, biraz da kendini sınama yoluydu. Bazarov için toplumsal köklerine inen bir başkaldırı… Birinin ceketini çıkarınca askıya bırakabileceğini, öteki derisinin altında taşıyordu. Bu yüzden ayrılıkları iki arkadaşın yollarını ayırmasından genişti. Rusya’nın yarınına açılan iki yol ayrılıyordu orada.
Arkady eve, toprağa, Katya’ya yöneliyordu. Bazarov hiçbir yere bütünüyle yerleşemiyordu. Yeni dünyanın habercisiydi o; o dünyanın sakini olmaya vakit bulamayan biri… Kapıyı açıyor, eşiği geçemiyordu. Tam o eşikte çıkıyordu aşk karşısına. Şiire kuşkuyla bakan, romantik duyarlığı küçümseyen, aşkı bedenin kimyasıyla açıklayan adam Anna Odintsova’yla karşılaşıyor; kurduğu düzen içeriden çatırdıyordu. Turgenyev bilime taş atmıyordu burada, insanı tek açıklamaya sığdırma isteğini sınıyordu. Bazarov bedeni biliyor, kendi arzusunu yönetemiyordu. Başkasının hastalığına ad koyuyor, içindeki taşkınlığa ölçü bulamıyordu.
Arkadaşım, Anna’yı bu taşkınlığın karşısında ürkek bir gölge gibi görmenin haksızlık olacağını söyledi. Ekonomik bağımsızlığı vardı kadının, mülkünü yönetiyor, günlerini kendi seçimine göre kuruyordu. Bazarov’un gücünden etkileniyor; açılan duygusal alanın düzenini dağıtacağını sezip geri çekiliyordu. Korku kadar irade de vardı bu çekilişte… Bir erkeğin büyük duygusu, kadının boynuna asılmış borç olamazdı. Katya ise başka bir yol açıyordu. Büyük iddialar kurmadan, kimseyi kendi kalıbına dökmeye uğraşmadan. Arkady onun yanında Bazarov’un öğrenciliğinden çıkıp kendi sesine yaklaşıyordu. Feneçka da sınıf sınırlarını evin içinden aşındırıyordu. Büyük dönüşümler bazen meydanda görünür, bazen sofraya kimin oturduğunda; bir çocuğun hangi adla kabul edildiğinde…
Küçücük masa düzeniyle ülkenin düzeni arasındaki akrabalığı düşünürken Pavel ile Bazarov’un düellosuna geldik. Eski aristokrat törenlerini küçümseyen genç, nasıl oluyordu da o törenin ortasına yürüyordu? İnsan, savunduğu görüşlerin toplamından genişti çünkü. Karşı çıktığımız geleneğin kapısından kimi gün kendi ayağımızla giriyorduk. Düello, iki adamın gizli benzerliğini de açıyordu. İkisi de gururlu, yakınlık kurmakta güçlük çeken, aşk karşısında savunmasız kalan kişilerdi. Biri kendini ilkeleriyle koruyor, öteki bilimiyle… İnsan en çok benzediği kişiye niçin öfkelenir? Bu soruyu masanın bir köşesine bıraktık; buzların yanına.
Asıl sınavın tabancayla yapılmadığını söyledi arkadaşım. Anneyle babanın evinde bekliyordu Bazarov’u o sınav. Yaşlı anne, yılların biriktirdiği bağlılıkla yaklaşıyordu oğluna. Baba övüncünü saklamaya uğraştıkça ele veriyordu. Bazarov bu yoğun sevgi önünde daralıyordu. Bir görüşü çürütebilir, bir geleneğin saçmalığını gösterebilir, çürüyen bir düzeni açığa çıkarabilirdin. Peki seni yıllarca beklemiş annenin bakışını hangi deneyle açıklayıp kenara koyacaktın? Çalışmıyordu orada neşter… Evden uzaklaşıyor, sonra dönüyordu. Ölüm de orada buluyordu onu.
Bir köylünün otopsisi sırasında kaptığı enfeksiyon, bilginin kendi sınırına vardığı anı getiriyordu. Bazarov hastalığını doğru tanıyordu. Bilim görevini yapıyor, insanın ölümlülüğünü ortadan kaldıramıyordu. Ayrımı korumak gerekiyordu: Turgenyev bilimi suçlamıyor, bilginin eriştiği yere çizgi çekiyordu. Bedeni açabilir, hastalığa ad verebilir, doğayı inceleyebilirdik. Ölüm geldiğinde aynı sonluluğun içindeydik hepimiz. Bazarov’un ölümünü düşüncelerine kesilmiş ceza gibi okumak, romanı daraltırdı. Görüşlerinin bedelini ödediği için ölmüyordu; ölümlü bir beden taşıdığı için ölüyordu.
Son saatlerinde küçülmüyor, insani genişliği daha çok görünüyordu. Anna’yı görmek istiyor, anne babasının acısını seziyordu. Bir vakit küçümsediği yakınlıklar yatağının çevresine dönüyordu. Sevgi, kapıdan kovulduğu eve kimi zaman pencereden girer. Sonra mezarlık. Yaşlı anneyle baba oğullarının toprağına geliyor, çiçekler büyüyordu üstünde. Doğa onu onaylamıyor, yargılamıyordu da… İnsan kavgalarından daha uzun bir zamanın içinde akıyordu. Bir zaman laboratuvarda incelediği doğa, şimdi bedenini çevreleyen son genişlikti. Masadaki sesler dindi. Geride toprağın ağır sabrı…
Kadehinden son yudumu aldı arkadaşım. Kim kazanıyor, diye sordu. Arkady evleniyor, geleceğe bir kapı açıyordu. Pavel kenara çekiliyor, Anna kendi düzenini koruyor, Nikolay küçük adımlarla değişiyordu. Bazarov ölüyordu. Galibi kimdi bu büyük kuşak kavgasının? Turgenyev bir ad açıklamıyordu. Arkady’nin kurduğu gelecek Rusya’yı dönüştürmeye yeter miydi, cevabı kapalı… Bazarov toprağa giriyor; onun taşıdığı kuşak sorusu dolaşmayı sürdürüyordu. Herkesin önüne kendi payına düşen hesabı bırakıyordu romancı.
Bir yanda eski dünyanın incelikleri, öte yanda yeni kuşağın acımasız kuşkusu. Bir yanda şiir, müzik, aile yakınlığı; öte yanda deney, bilim, yarar… İnsan herhangi bir öğretiden daha genişse ikisini de sınamak gerekiyordu. Bazarov’un gücü de yenilgisi de buradaydı. Dünyayı açıklamak istiyor; dünyanın kendi bedeninden, arzusundan, annesiyle babasından, ölümünden geçeceğini hesaba katmıyordu. Pavel geçmişe tutunuyor, geçmişin ellerinden çekildiğini kavramakta gecikiyordu. Roman birini kapı dışarı etmiyor; ikisinin de eksiğini, ikisinin de insan yanını aynı ışığa çıkarıyordu. Rakımız bitti.
Camın ardında gece, şehri kendi koyuluğuna aldı. Kitap masanın ortasında duruyordu; kapanmış, gene de konuşuyordu. Geriye bir mezar, yaşlı iki insan, birkaç çiçek ve masayı terk etmeyen iki soru kalmıştı. Bizden sonra gelenler, kurduğumuz dünyayı ne yapacak? Daha ağırı da şu: Biz, onların kuracağı dünyaya bakabilecek miyiz? Turgenyev yanıtı önümüze hazır koymuyordu. İyi ki koymuyordu belki de… Bazı soruların karşılığı kadehin dibinde bulunmaz; gece boyunca yürür seninle, evine dek gelir.
