Karl Marx ve Gramsci’nin Katkıları

Gültekin YÜCESAN
22 Dakikalık Okuma

Karl Marx ve Gramsci Katkısı

Gültekin YÜCESAN
Eğitimci / Yazar

Antonio Gramsci, 1891–1937 yılları arasında yaşamış İtalyan Marksist düşünür, gazeteci ve devrimcidir. Mussolini faşizmi döneminde hapse atılan Gramsci, en önemli notlarını Hapishane Defterleri diye bildiğimiz yazılarında yayımladı.

Gramsci’nin Marksizme en önemli katkısı, devletin sadece baskı araçlarıyla toplumu yönetmediği; ayrıca toplumda bir “rıza” oluşturarak üstünlüğünü sürdürdüğünü göstermesidir. Dolayısıyla devrim, sadece devleti ele geçirmekle değil, rıza üreten ve adına sivil toplum denilen alanlarda mücadele etmekle gerçekleştirilebilir.

Sivil toplum; aile, sendikalar, dernekler, kültür kurumları, okullar, kiliseler, eğitim kurumları, medya ve benzeri toplumsal yapılardan oluşur. Gramsci’ye göre egemen sınıf, bu kurumlar aracılığıyla kendi çıkarlarını toplumun genel çıkarları gibi gösterir ve böylece hegemonya kurar.

- Sponsorlu Reklam -

Gramsci’nin bu görüşleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Dijital kapitalizm ve algoritmaların yaşamın her alanına nüfuz ettiği çağımızda, insanların düşüncelerinin nasıl şekillendirildiğini anlamak için önemli katkılar sunmaktadır.

Gramsci’ye göre hegemonyanın temel özelliği, bir sınıfın kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarıymış gibi kabul ettirebilmesidir.

Gramsci’nin Marksizme katkısı, Marx’ın kapitalizmin ekonomik sömürü düzenini açıklamasını tamamlayarak, bu sömürü düzeninin toplum tarafından nasıl kabul gördüğünü ve yeniden üretildiğini açıklamasıdır.

Karl Marx ve Gramsci’nin Katkıları

Karl Marx portresi
Karl Marx

Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri’nde hegemonya teorisi diye bilinen notlarını yazdı. İktidarın sadece devleti ele geçirmekle sağlanamayacağını; devletin varlığını sadece kolluk güçleriyle değil, okullar, kiliseler, sendikalar, aile ve medya aracılığıyla ürettiği toplumsal rıza ile yönettiğini belirtiyor.

Hegemonyanın, bir sınıfın çıkarlarını toplumun tamamının çıkarıymış gibi; “entelektüel ve ahlaki liderlik” kapasitesiyle sürdürdüğünü söylüyor. Bu belirlemeler, 21. Yüzyılın anlaşılmasında anahtar niteliği taşıyor.

- Sponsorlu Reklam -

Gramsci, modern devlette zor ile rızanın diyalektik bir bütünlük oluşturduğunu tanımlıyor. Politik toplum zor aracılığıyla işlev görürken, sivil toplum hegemonya ve rıza üretiyor. Bu rızanın bugün büyük ölçüde dijital platformlar üzerinden üretildiği görülüyor.

Açıklamalarında, üretim tarzının kendisinin de değiştiğini belirtiyor. 21. Yüzyıl kapitalizmi sadece fabrikalarda fiziksel mal üretmekle kalmıyor; bireylerin dikkatini, duygularını ve davranışlarını veri olarak çıkarıp bir “üretim girdisi” olarak değerlendiriyor.

Bu yeni durumu; platform kapitalizmi, gözetim kapitalizmi ve dijital emek sömürüsü gibi kavramlar açıklamaya çalışıyor. Her beğeni, her paylaşım, her duraksama ve her davranış artık veri olarak toplanıyor; algoritmalar aracılığıyla modelleniyor, gelecekteki davranışlar tahmin edilerek şekillendirilmeye çalışılıyor ve kâr amacıyla kullanılıyor.

- Sponsorlu Reklam -
BURASI REKLAM ALANIDIR
Dijital kapitalizmi ve veri altyapısını temsil eden veri merkezi
Dijital kapitalizmin maddi altyapısı: veri merkezleri. Fotoğraf: Gideonwills44 / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0.

Gramsci, çeşitli geleneksel ve inançsal düşüncelerin bunları sürekli pekiştiren bir çerçeve içinde kullanılarak bireylerin bir filtre balonunun içine hapsedildiğini, böylece dış dünyayla bağlarının koparıldığını söyler. Solun “yanlış bilinç” olarak tanımladığı bu durumun, bilgi ve kültür eksikliğinden kaynaklanan bir durum olmaktan çıkıp dijital algoritmalar tarafından yeniden üretildiğini belirtir. Dijital üreticileri “kendisinin patronu” gibi algılayarak güvencesiz koşullarda çalışmayı gönüllü bir emek biçimi olarak sunar.

Üretenlerin yorum ve yaratıcılıkları platformlar için değer üretirken, platformlar bu soyut etkileşim sayılarını değer olarak değerlendirir. Gramsci’nin “pasif devrim” olarak adlandırdığı bu olgu, toplumsal mücadeleyi sistem içinde soğurur ve direncin performansını yönlendirir. Olanı sorgulamak yerine, çeşitli simülasyonlarla kurulan karşılıklı düşünsel alışverişlere dönüşmesi sağlanır.

“Sosyal fabrika” kavramı, kapitalizmin fabrikaların üretim ve sömürü mantığını tüm toplumsal yaşama, sosyal ilişkilere, boş zaman etkinliklerine ve duygu dünyamıza yaydığını anlatır. Bir kadının Instagram’a uygun görünmek için yaptırdığı estetik operasyonlar, bir sığınma yurdu maratonu bağış kampanyası için hazırladığı içerik ya da benzeri etkinlikler, sosyal fabrikanın üretim zincirinin parçası hâline gelir.

Bu yeni üretim biçimi, küreselleşmiş işbölümünü oluşturarak küresel çapta yeni ve parçalı bir emek havuzu yaratır. Örneğin bir yemek teslimatı uygulaması sayesinde güvencesiz ve görünmez işçilik ortaya çıkar. Diğer yandan yapay zekânın görünmez işçileri oluşur. Küresel bir içerik denetçisi saatte 2 dolar karşılığında çalışırken, bu kişinin maruz kaldığı şiddet içerikleri ve ağır psikolojik baskılar, dijital emek süreçlerinin görünmez maliyetlerini oluşturmaktadır.

Bisikletli yemek kuryesi; platform emeği ve güvencesiz çalışma
Platform ekonomisinin görünür yüzlerinden biri: güvencesiz kurye emeği.

Christian Fuchs’un “dijital emek” kavramı etrafında şekillenen bu tartışma, sosyal medyadaki kullanıcı faaliyetlerinin bir üretim oluşturduğunu; ancak bu üretimin geleneksel Marksist kategorilere tam olarak oturmadığını ileri sürer. Bu görüşe göre kullanıcıların karşılığı ödenmeyen faaliyetleri, güvencesiz bir emek üretimi oluşturmaktadır. Kimi kuramcılar bu durumu “tekno-feodalizm” olarak adlandırırken, kimileri de bunun kapitalizmin yeni bir evresinden başka bir şey olmadığını savunur.

Sol’un eleştirisi: Dijital çağda teorik kör bir nokta

Sol akademi, dijital üretim biçimine yönelik olarak “üretim ilişkilerini” yeniden düşünmek zorundadır. Sol, dijital platformları ideolojik aygıtlar olarak üstyapı meselesine indirgemektedir. Sol, eşitsizlik meselesini yalnızca “mülkiyet” meselesi olarak açıklarken; dijital platformların fiziksel fabrikalar kadar ağ etkileri, protokolleri ve kullanıcı alışkanlıklarından oluşan yapısal bir sistem olduğunu gözden kaçırmaktadır. Bir fabrikayı kamulaştırmakla bireylerin ve milyonlarca insanın yönelttiği bilgi akışını değiştirmek başka bir şeydir.

Solun ikinci önemli sorunu ise üretim araçlarının mülkiyeti konusunda sınırlı bir yaklaşım sergilemesidir. Dijital çağda üretim araçları yalnızca fiziksel makineler değildir. Veri işleme altyapısını oluşturan Google, Amazon, Microsoft gibi şirketlerin elindeki algoritmalar, platformlar ve protokoller çok katmanlı bir yapı meydana getirmektedir. Bu nedenle üretim araçlarının mülkiyeti kavramını yalnızca klasik anlamda ele almak, değişen üretim araçlarını tam olarak tarif etmeye yetmemektedir.

Üretim araçları devletleştirilse bile aynı teknolojik yapı ve kullanıcı ağının bağımlılıkları korunuyorsa, sorun gerçek anlamda çözülmüş olmayacaktır.

Sol; içerik üreticileri, kuryeler, veri emekçileri gibi yeni prekarya katmanları için yeni örgütlenme dili ve yöntemleri geliştirmekte gecikmiştir. Bu kesimler çoğu zaman bağımsız çalışan olarak algılanmış, geleneksel sendika diliyle ilişkilendirilememiş ve örgütsüz kalmalarının sonucu görünmezleşmiştir.

Sol, mevcut hegemonyaya karşı mücadelesini aynı platformlar üzerinden sürdürürken yaptığı eleştirel paylaşımlarla; algoritmaları, görünürlüğü ve kullanıcı verisini besleyerek meta hâline gelmekte, çoğu zaman farkında olmadan platform sahiplerine hizmet etmektedir. Sol, bu çelişkili durumu eleştirel biçimde kavrayıp yeni mücadele pratikleri geliştirebilmelidir.

Gramsci’yi Dijital Çağda Yeniden Okumak

Antonio Gramsci portresi
Antonio Gramsci

Gramsci’nin bize bıraktığı en değerli şey, hiçbir hegemonyanın mutlak olmadığı ve her rıza üretiminin aynı zamanda bir çatlak barındırdığıdır.

Dijital platformların algoritmaları ne kadar karmaşık olursa olsun, onları tasarlayan, işleten ve tıklayanlar insandır. Yapılması gereken, bu insanlar arasında başka bir çoğunluğu, başka bir dijital üretim fikrini oluşturabilmektir.

Veri, algoritma ve yapay zekânın yeni hegemonya aygıtları olduğunu görerek; alternatif entelektüel ve ahlaki hegemonyanın nasıl inşa edilebileceğini düşünmek, Gramsci’yi merkeze almakla mümkün olacaktır.

Bu durumun tüm dünyada hazır reçetelerinin bulunmadığı da açıktır. Gramsci’nin düşüncesini etkili kılan şey, aynı zamanda onun hareket noktasıydı. Burası anlaşılırsa yeni bir hareketin başlangıcı sağlanabilir. Bu hareket ne teknolojinin dışında durabileceğine dair bir nostaljiye ne de algoritmalara teslim olan bir çaresizliğe dayanmalıdır.

Gramsci’nin iyimser irade, kötümser akıl çağrısı; dijital tahakkümü görerek onun dışında bir yerde direniş örgütlemeyi zorunlu kılan bir çağrıdır.

Bu anlamda işimiz; Marx’ın kapitalizm çözümlemesindeki ekonomi-politik kavramları (değer, artı-değer, yabancılaşma, meta fetişizmi) Gramsci’nin hegemonya, pasif devrim, organik aydın ve mevzi savaşı kavramlarıyla birleştirerek ele almak ve diyalektik biçimde derinleştirmektir.

Amacımız; dijital kapitalizmin yeni sömürü biçimlerini Marksist perspektifle adım adım, akademik disiplinlerden ve sol siyaset dilinden yararlanarak değerlendirmek, tartışmayı büyütmektir.

Marx’a göre bir metanın değeri, üretim sürecinde harcanan emek zamanıdır. Geri kalan zamanda ise karşılığı ödenmeyen bir artı-değer üretilir ve bu, sermaye birikiminin kaynağını oluşturur.

Bu üretimin birinci aşamasında şirketin ücretli çalışanları; mühendisler, tasarımcılar ve sunucu yöneticileri bir otomobil üretimi kadar maddi bir süreç içerisinde faaliyet yürütürler. Klasik anlamda artı-değer üretimi burada gerçekleşir.

Ancak ikinci aşamada kullanıcılar devreye girer. Kullanıcılar platformlarda gezinir, beğenir, paylaşır ve yorum yaparlar. İçerik üretirler. Bu veriler daha sonra reklam gelirine dönüşür. Şirketler bu faaliyet için kullanıcılara ücret ödemezler. Böylece kullanıcıların zamanı ve dikkatleri ekonomik değere dönüştürülmüş olur.

Gramsci’nin Marksizme Katkısı

Gramsci, egemen sınıfın kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarıymış gibi sunarak toplumun rızasını sağladığını söyler. Bu açıklama, dijital kapitalist sömürünün yaşandığı günümüzde de geçerlidir. Bireyin hiçbir zorlanma olmadan ekranın başında bulunmasını sağlayarak kendi rızasıyla sömürünün bir parçası hâline gelmesi buna örnektir.

Dijital kullanıcı, ücretsiz hizmet karşılığında kendi emeğini bedavaya verdiğini bilmese, fark etmese dahi; alternatifi olmadığı ya da daha cazip olduğu için buna rıza gösterir.

Marx’a göre insanın emek faaliyetlerinin toplumsal karakteri, emek ürünlerinin nesnel karakteri olarak karşısına dikilir. Marx’ın meta fetişizmi olarak tanımladığı bu durum, dijital çağda yoğunluk kazanır. Kullanıcı karşısında ekrana düşen beğeni sayısına, takipçi sayısına ve paylaşım sayısına bakar.

Bu niceliksel göstergeler onun için toplumsal onayın, arkadaşlığın, aidiyetin, hatta özdeğerinin bir nesnesi hâline gelir. Oysa bu göstergelerin arkasında kullanıcının kendi emeği, kendi duyguları ve kendi zamanı vardır.

Kullanıcı, başkasının gönderisini beğendiğinde kendi beğenisini dijital platforma göndermekte; beğeni ondan koparak sayısallaşmakta, veri setlerinin içine girmekte, algoritmaların girdisi olmakta ve reklam gelirlerine dönüşmektedir. Kullanıcı ise yalnızca “beğeni” butonuna basmış bir tüketici olduğunu düşünmektedir.

Gramsci, bu durumun neden dijital karşılığını açıklarken toplumsal sağduyu kavramına başvurur. Sağduyu, halkın gündelik hayatta kullandığı parçalı, çelişkili ve çoğu zaman sorgulanmadan kabul edilen düşünceler bütünüdür. Bu tespit günümüzde algoritmik etkilerle yeniden üretilmektedir.

Kullanıcı, beğeni sayısının neden düştüğünü ya da bir gönderinin neden herkes tarafından paylaşıldığını sorduğunda, çoğu zaman fetişizmin içinde hareket eder ve platformun işleyişini sorgulamak yerine ona daha fazla bağlanır.

Dijital çağda artı-değer sömürüsünün nerede gerçekleştiği ise tartışmalıdır. Geleneksel yaklaşıma göre artı-değer şirketlerin ücretli çalışanları tarafından üretilmektedir. Ancak bu belirleme, dijital sömürünün tamamını açıklamaya yetmez. Çünkü kullanıcıların ücretsiz faaliyetleri de sermaye birikimine katkıda bulunmaktadır.

Bu nedenle günümüzde ortaya çıkan bu yeni sömürü biçimi, bazı kuramcılar tarafından “algoritmik rant” kavramıyla açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşım, kullanıcıların ürettiği veri, dikkat ve etkileşimlerin platform şirketleri tarafından ekonomik değere dönüştürüldüğünü vurgular.

Dijital platformlar, canlı emeğin olmaması yoluyla üretimden çekilmesiyle oluşan değer boşluğunu; mülkiyet hakları, lisans rejimleri ve algoritmik rant mekanizmalarıyla doldururlar. Ücretli işçilerle birlikte milyonlarca ücretsiz kullanıcının faaliyetlerinden doğan bir rantı elde ederler.

Marx’ın Grundrisse’de geliştirdiği “genel entelekt” (general intellect) kavramı burada yeniden önem kazanır. Marx bu kavramla, toplumsal bilgi ve iletişimin doğrudan bir üretim gücü hâline geldiğini açıklamıştır.

Gramsci ise pasif devrim kavramıyla bu rantın neden sınıf çatışmasına dönüşmediğini açıklar. Pasif devrim, devrimci enerjilerin egemen sınıflar tarafından emilerek etkisizleştirilmesidir. Dijital çağda bu durum çok daha hızlı ve kapsamlıdır.

Kullanıcının “Ben sömürülüyorum” bilincine ulaşmasına fırsat verilmez. Çünkü bu bilince ulaşacağı anda karşısına bir sermaye değil; arkadaşlarının paylaşımları, eğlenceli videolar ve ilgi çekici içerikler çıkar. Böylece sömürü görünmezleşir. Pasif devrim, sömürüyü bir tür zevke dönüştürür.

Marx, kapitalizm çözümlemesinde emeğin ağırlıklı olarak maddi üretim alanlarında gerçekleştiği bir dönemi analiz etmiş; üretilen ürünün sermayenin eline geçmesi nedeniyle işçinin üretime yabancılaşmasını vurgulamıştır.

Dijital çağda ise bazı kuramcılar, Marx’ın bu yaklaşımını geliştirerek “gayri maddi emek” kavramını ortaya koymuşlardır. Bu kavrama göre hizmet, kültürel ürün, bilgi, iletişim ve duyguların üretimi de bir emek biçimidir ve üretim artık yalnızca fabrikalarda değil, bu alanların tümünde gerçekleşmektedir.

Örneğin bir kadının Instagram’a uygun görünmek için yaptırdığı estetik operasyon (estetik emek), bir bireyin beğeni uğruna katlandığı duygusal çaba (duygulanımsal emek) ya da bir yardım kampanyası için hazırlanan hikâye ve içerikler (iletişim emeği) somut bir ürün ortaya çıkarmasa da ekonomik değere dönüşebilecek veriler üretir.

Ortaya çıkan şey yalnızca bir ilişki, bir duygu ya da bir temsil değildir; bunlar aynı zamanda sermayenin hizmetine sunulan verilere dönüşür.

Bu yaklaşım, üretim ilişkilerinin tüm toplumsal hayata yayıldığını ileri süren “sosyal fabrika” kavramıyla da uyumludur. Artık üretim fabrika duvarlarının dışına taşmış, yaşamın kendisi üretime dâhil olmuştur.

Ne yediğimiz, nerede tatil yaptığımız, kime oy verdiğimiz, hangi müziği dinlediğimiz, hangi diziyi izlediğimiz; veri olarak toplanıp pazara sunulmaktadır.

Gramsci’nin hegemonya analizinde belirttiği toplumsal rıza kavramı, bilişsel bir onaylamayı gerektirir. Ancak günümüzde dijital çağda üretilen rıza, yalnızca toplumsal rızadan değil; arzu ve duyguların da rızaya eklemlenmesinden oluşur.

Kullanıcı, karşısına çıkan algoritmanın meşru olduğuna inandığı için değil; o içerikte kendisinden bir tat, moral, eğlence, öfke patlaması ya da aidiyet hissi bulduğu için ekrana bağlanır. Bu durum, klasik anlamdaki “yanlış bilinç” kavramının ötesine geçer. İnsanlar artık yalnızca düşüncelerle değil, duygular ve dürtüler aracılığıyla da yönlendirilmektedir. Dolayısıyla Gramsci’nin rıza kavramını arzu ve duyguların üretimiyle birlikte yeniden düşünmek gerekir.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da bütün insanlık tarihinin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğunu belirtirken; proletaryanın kendisi için sınıf hâline gelerek üretim araçlarını kamulaştıracağını ve sınıfsız topluma giden yolu açacağını savunmuşlardı. Bunun gerçekleşebilmesi için işçi sınıfının kendi durumunun bilincine ulaşması, yani “kendisi için sınıf” hâline gelmesi gerekir.

Bu bilincin kendiliğinden oluşmayacağını, devrimci örgütlerin dönüştürücü rolüne ihtiyaç olduğunu vurgularlar. Gramsci ise bu noktada Marksizm’e “organik aydın” kavramını kazandırmıştır.

Bir işçi komitesinin sözcüsü, eğitim emekçilerinin öncüleri, fabrika komitelerinin kurucuları organik aydınlar olabilir. Geleneksel aydınlar ise üniversite hocaları, yazarlar ve gazeteciler gibi çoğu zaman egemen sınıfın dilini kullanarak onun hegemonyasını yeniden üreten kesimlerdir.

Dijital çağın içerik üreticileri, veri etiketi çalışanları, kuryeler, sosyal medya yayıncıları, Discord sunucusu yöneticileri ve Twitch yayıncıları da yeni organik aydın adayları olarak düşünülebilir. Ancak burada önemli bir sorun vardır: Bu kişiler büyük ölçüde platformlara bağımlıdır.

Örneğin YouTube’da yüz binlerce abonesi olan bir yayıncı kapitalizmi eleştiriyor, dijital sömürüyü anlatıyor olsun. Platform, reklam politikalarını değiştirerek ya da algoritmik görünürlüğünü azaltarak bu kişinin gelirlerini düşürebilir. Bir algoritma kararıyla içerikleri daha az kişiye gösterilebilir.

Tamamen bağımsız görünen bir içerik üreticisi bile, çoğu zaman yayın yaptığı platformun teknik altyapısına, algoritmasına ve görünürlük mekanizmalarına bağlıdır. Bu nedenle dijital çağda organik aydınların en önemli sorunlarından biri, eleştirdikleri sistemin iletişim araçlarına aynı zamanda bağımlı olmalarıdır. Bu durum, alternatif ve özerk iletişim alanları yaratma ihtiyacını daha da görünür kılmaktadır.

Bu durum hem Marx’ın sınıf bilinci kavramını hem de Gramsci’nin organik aydın kavramını işlevsiz hâle getirebilmektedir. Çünkü dijital prekarya, mekânsal olarak dağılmış, “bağımsız çalışan yanılsaması” içinde ve çoğu zaman kendisinin işçi sınıfının bir parçası olduğunun farkında olmayan bir yapıdır.

Bu yeni sınıfın “kendisi için sınıfa” dönüşmesi için gerekli olan organik aydınlar ise ya platformların içinde etkisizleşmekte ya da platformların dışında görünmez kalmaktadır.

Dijital sömürünün işçi sınıfına getirdiği stratejik tehlike nasıl aşılabilir?

Gramsci, Hapishane Defterleri’nde Doğu ile Batı arasında önemli bir ayrım yapar. Batı’da sivil toplum; okullar, medya, sendikalar ve çeşitli kurumlarla devleti çevreleyen bir siper sistemi oluşturur. Bu nedenle yalnızca devletin ele geçirilmesiyle sistem değişmez. Bu siperleri oluşturan rıza mekanizmalarını dönüştürmek için uzun vadeli bir mevzi savaşı gerekir.

Doğu’da ise Rusya örneğinde olduğu gibi sivil toplumu oluşturan mevziler ve siperler daha zayıftır. Bu nedenle doğrudan devleti ele geçirmeye yönelik bir hareket savaşı mümkün olabilir.

Dijital platformlar ise Google, Meta ve TikTok gibi yalnızca sivil toplumun değil; aynı zamanda politik toplumun zor aygıtlarının da veri temelli uzantıları hâline gelmiştir. Gözetim, seçim manipülasyonu, dezenformasyon ve kitlesel izleme pratiklerini bünyelerinde barındırırlar.

Bir Instagram beğenisi ile bir devlet kurumunun veri tabanındaki kayıt arasındaki mesafe giderek küçülmektedir. Beğendiğiniz bir gönderi, sizin hakkınızda polis ya da istihbarat kurumlarının ulaşabileceği dolaylı bilgiler üretebilmektedir.

Dijital sömürüyle değişen ve büyüyen sömürü sürecinin oluşturduğu bu yeni tablo, emek eksenli tepkilerin bir gecede ortaya çıkamayacağını göstermektedir. Bu nedenle uzun soluklu, emek merkezli bir mücadele programına ihtiyaç vardır.

Platformların kamulaştırılması tek başına teknik ve politik bakımdan yeterli olmayacaktır. Çünkü platformların değeri yalnızca fiziksel tesislerinde değil; ağ etkilerinde, kullanıcı alışkanlıklarında ve algoritmaların işleyişinde saklıdır. Küresel ölçekte işleyen bu yapılar, klasik bir fabrikanın kamulaştırılmasından çok farklı özellikler taşır.

Bu gerçeklik bize Gramsci’den uzaklaşmayı değil, onu yeniden okumayı ve güncellemeyi gerekli kılmaktadır. Çünkü Gramsci bize hazır reçeteler sunmamış; her dönemin mücadele yöntemlerini yeniden yaratması gerektiğini öğretmiştir.

Solun önündeki en acil görev de budur.

Dijital Kolonyalizm

Marx, sömürgeciliğin uygarlık ile vahşet arasında bir medeniyet misyonu değil, sermaye birikiminin zorunlu aşamalarından biri olduğunu yazmıştır. Sömürgeciliğin sırrı, kapitalizmin merkezdeki birikiminin çevrenin dönüştürülmesiyle mümkün olduğunu göstermesidir. Sermaye, bir dünya yaratarak bu dünyayı kendi suretinde biçimlendirir.

Michael Kwet’in dijital kolonyalizm kavramı, bu yapısal egemenlik biçimini açıklamak için merkez-çevre ilişkisini yeniden kurar. Bir tarafta veriyi toplayan ve işleyen merkezler (ABD merkezli teknoloji tekelleri), diğer tarafta ise bu yapıya sürekli veri sağlayan, ancak kendi teknolojik altyapısını geliştirmekte bağımlı kalan dijital çevre ülkeler vardır.

Küresel dijital ağları ve veri akışlarını temsil eden dünya haritası
Dijital kolonyalizm: veri akışlarının küresel merkez–çevre ilişkisi içinde örgütlenmesi.

Klasik sömürgecilikte sömürge bölgeleri nasıl işlenmemiş hammaddeleri merkeze gönderiyorsa, dijital kolonyalizmde de çevre ülkeler ham veri üretir ve bunu küresel platformlara aktarır. Bu veriler algoritmalar tarafından işlenerek yüksek katma değerli yapay zekâ sistemlerine, hedeflenmiş reklamcılığa, finansal tahmin modellerine ve benzeri ürünlere dönüştürülür.

Gramsci’nin hegemonya kuramı ile birlikte düşünüldüğünde, çevre ülkelerdeki veri etiketleyicileri, içerik moderatörleri ve kuryeler; küresel değer zincirinin alt basamaklarında güvencesiz ve düşük ücretlerle çalışırken, ortaya çıkan artı-değerin büyük bölümü merkezdeki platform sermayesine aktarılmaktadır.

Bu emekçilerin rızası ise çoğu zaman bilinçli bir onaydan değil; işsizlik, geçim zorunluluğu ve alternatifsizlik koşullarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle solun, bu küresel eşitsizlik karşısında uluslararası bir perspektif geliştirmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Sonuç

Marx’ın kapitalde geliştirdiği değer, artı-değer, yabancılaşma, meta fetişizmi, genel entelekt ve sömürgecilik kavramlarıyla; Gramsci’nin geliştirdiği hegemonya, rıza, pasif devrim, organik aydın, mevzi savaşı ve sağduyu kavramlarını dijital çağa uyarlamak gerekir.

Her iki teorisyenin kavramları tek başına yetersiz kalmakta; ancak birbirini tamamladıklarında dijital kapitalizmin sömürü biçimlerini anlamak ve açıklamak için güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır.

Marx bize, dijital platformlarda üretilen artı-değerin kullanıcı emeği, algoritmik rant ve gayri maddi emek biçimleriyle nasıl oluştuğunu; Gramsci ise bu sömürü düzeninin nasıl rıza üreterek sürdürüldüğünü öğretmektedir. Bu nedenle dijital kapitalizmi anlamak için Marx ve Gramsci birlikte okunmalıdır.

Dijital kolonyalizm, Marx’ın sömürgecilik analizinin yeni bir tezahürüdür. Gramsci ise bu sömürünün zorla değil, rızayla sürdürüldüğünü açıklar. Kullanıcılar kendi sömürülüşlerini düzeni meşru görmekle kalmaz, onu onaylayarak yeniden üretirler.

Pasif devrim, dijital platformların işleyişinde görünür hâle gelmiştir. Her radikal paylaşım aslında hegemonik yapıyı besleyebilir. Organik aydınlar ise platform bağımlılığı nedeniyle, hareket merkezi ile mücadele alanı arasında kalmış stratejik bir çelişki yaşamaktadır.

Bu tartışmaların sonucunda kesin bir çözüm önerisi ortaya çıkmamaktadır. Ancak solun önünde duran görevlerden biri, Marx ve Gramsci ışığında dijital kapitalizmi daha derinlikli biçimde analiz etmektir.

Gramsci’nin deyimiyle, “eski ölüyor, yeni doğamıyor.” Böyle dönemlerde her türden hastalıklı belirti ortaya çıkar. Bugün yaşadığımız süreç de bu açıdan yeni doğum sancılarının yaşandığı bir döneme benzemektedir. Bu nedenle gelişmeleri bir uyarı olarak görmek gerekir.

Bu tartışmaların katkıları ve eksiklikleri bulunabilir. Ancak amaç, yeni sorular sormak ve yeni mücadele biçimleri üzerine düşünmektir.

Gramsci’nin ünlü çağrısını hatırlarsak; “Kötümser akıl, iyimser irade.” Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey, bu ilkeye bağlı kalarak dijital çağda direnişin yeni araçlarını ve yöntemlerini bulmaya çalışmaktır.

Görseller: Karl Marx portresi ve Antonio Gramsci portresi — Wikimedia Commons; veri merkezi görseli — Gideonwills44 / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0.

TAGGED:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da paylaş

Görseli indirip Instagram’da gönderi veya hikâye olarak paylaşabilirsiniz. Metni kopyalayarak açıklamaya ekleyebilirsiniz.

Instagram’ı aç