Patates Yiyenler : Emeğin Görünür Olduğu Sofra – Vincent van Gogh

Sevilay UĞUR
6 Dakikalık Okuma

PATATES YİYENLER: EMEĞİN GÖRÜNÜR OLDUĞU SOFRA

Bir odanın içindeyiz.
Dışarıda karanlık var. İçeride küçük bir lamba yanıyor. Beş insan tahta bir masanın çevresinde oturmuş. Masada birkaç tabak, bir cezve ve patatesler var.
İlk bakışta hiçbir olağanüstülük yok.
Ne bir saray var bu resimde ne bir kahraman ne de tarihin büyük olaylarından biri. Sadece akşam yemeğini yiyen insanlar.
Ama Vincent Van Gogh’un Patates Yiyenler tablosuna biraz daha uzun baktığımızda, bu sıradanlığın içinden başka bir dünya çıkmaya başlıyor.
Önce eller görünür oluyor. Kalın, kemikli, nasırlı eller. Sonra yüzler: yorgun, sert, toprağın ve hayatın izlerini taşıyan yüzler.
Yıl 1885. Van Gogh, Hollanda’nın Nuenen kentinde.
Sanatçı  henüz dünyanın tanıdığı Van Gogh değildir. Paris’in parlak renklerinden, Arles’in sarı güneşinden, Yıldızlı Gece’nin dönen gökyüzünden  çok uzaktadır. Onun dünyası bu dönemde daha karanlıktır: köylüler, dokumacılar, işçiler, yoksul insanlar…
Van Gogh onların hayatına bakar ve resmini onların hayatının içinden kurar.

EMEĞİN SOFRAYA DÖNÜŞTÜĞÜ YER

Patates Yiyenler tablosundaki insanlar akşam sofralarında kendi yetiştirdikleri patatesleri yiyorlar.
Bu ayrıntı önemlidir.
Çünkü Van Gogh yalnızca yoksul insanların yemek yiyişini resmetmez. Sofradaki yiyecekle onu üreten insan arasındaki bağı da gösterir. Gün boyunca toprağa verilen emek, akşam sofrada patatese dönüşmüştür.
Tablonun bütün felsefesi burada başlar.
İnsanlık tarihinin en eski hikâyelerinden biridir emek. İşlemek, üretmek, dönüştürmek, yapmak… İnsan doğaya müdahale ederken yalnızca doğayı değil, kendisini de dönüştürür.
Fakat bir soru çıkar karşımıza:
İnsan, ürettiği şeyle arasındaki bağı kaybettiğinde ne olur?
Tam da burada Van Gogh’un tablosunun karşısına Karl Marx’ın düşüncesini koyabiliriz.
Marx, kapitalist üretim ilişkilerini incelerken insanın kendi emeğine ve ürettiği ürüne yabancılaşmasını önemli meselelerden biri olarak ele alır. İnsan çalışır, üretir; fakat ürettiği şey üzerinde giderek daha az söz sahibi olur. Kendi emeğiyle yarattığı dünya, sonunda ona yabancı bir dünya olarak karşısına çıkabilir.
Patates Yiyenlerde ise insanla ürün arasındaki bağ hâlâ çıplak gözle görülebilmektedir.
Toprağı kazan insan, akşam olduğunda kendi yetiştirdiği patatesi yer.
Patates henüz market rafındaki barkodlu bir ürün değildir.

- Sponsorlu Reklam -

ÜRÜN VAR, İNSAN NEREDE?

Bugün markete girip bir kilo patates aldığımızda onun hikâyesini çoğu zaman bilmeyiz.
Kim ekti?
Kim suladı?
Kim topladı?
Kaç saat çalıştı?
Ne kadar kazandı?
Bunların hiçbirini görmeyiz. Karşımızda yalnızca ürün vardır.
Van Gogh’un yaptığı şey bu görünmezleri ortadan kaldırmaktır. Ürünün arkasındaki  insanı yeniden görünür kılmak.
Bu nedenle Patates Yiyenler yalnızca bir köy sofrasının resmi değildir. Aynı zamanda emeğin görünür hâle geldiği bir resimdir.
Tablo 1885’te yapılmış olmasına rağmen bugüne aitmiş gibi görünür. Çünkü yıllar içinde üretim biçimleri değişse de temel sorun değişmez .

GÜZEL OLAN NEDİR?

Van Gogh’un yaptığı şeyi anlayabilmek için “güzel” kavramını da yeniden düşünmek gerekir.
Çünkü Patates Yiyenler, ilk bakışta klasik anlamda “güzel” denilebilecek bir tablo değildir. İnsanların yüzleri karanlıktır. Figürler idealize edilmemiştir. Yüzler kusursuz ,renkler parlak değildir.
Van Gogh güzelliği kusursuzlukta aramaz. Gerçekliğin kendisinde arar.
Köylünün nasırlı eli onun için estetik açıdan değersiz değildir.  O el insanın dünyayla kurduğu ilişkinin izidir. Yüzündeki kırışıklık yaşanmış zamanın izidir. Masa ise birlikte geçirilen hayatın tanığıdır.
Sanat tarihi uzun süre büyük insanları sevdi Kralları, generalleri, soyluları,azizleri , sarayları, zaferleri….
Van Gogh bakışını başka yere çevirdi.
Tarlaya.
Köylüye.
İşçiye.
Bir sandalyeye.
Bir çift ayakkabıya.
Bir sofraya.
Bu bakışın içinde sessiz ama güçlü bir itiraz vardır. Tarihin dışında bırakılan sıradan insanı resmin içine almak, onun varlığını kayda geçirmek demektir.
Büyük savaşların ve büyük iktidarların tarihinin karşısına başka bir tarih çıkar:
Emeğin tarihi.

YOKSULLUĞU GÜZELLEŞTİRMEDEN

- Sponsorlu Reklam -

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var.
Yoksulluk romantik değildir.
Nasırlı eller, şiirsel göründükleri için değerli değildir. bunun içindir ki Patates Yiyenlere bakıp “Ne güzel, ne doğal bir hayat” demek kolaydır. Ama eksik  bir okuma olur.
Asıl soru şudur:
Neden bazı insanların hayatı bu kadar ağırdır?
Sanatın politik gücü cevap vermesinde değildir. Soruyu görünür kılmasındadır.  Van Gogh da bunu yapar.Seyirciyi  o sofraya oturtmaz. Ama o sofraya bakmaya zorlar.

KARANLIKTAN SARIYA

Bugün Van Gogh denildiğinde çoğumuzun aklına sarı gelir.
Ayçiçekleri…
Yıldızlı Gece…
Dönen gökyüzü…
Kalın fırça darbeleri ve parlak renkler…
Oysa Van Gogh’un sanat yolculuğunun başlangıcında çok daha koyu bir dünya vardır. Patates Yiyenler bu dönemin en güçlü örneklerinden biridir.
Van Gogh daha sonra Paris’te empresyonistlerle karşılaşacak, renk anlayışı değişecek, Arles’te sarının ve mavinin bütün olanaklarını keşfedecek, kendine özgü fırça hareketlerini geliştirecektir.
Fakat renkleri değişse de insana bakışı bütünüyle değişmeyecektir.
O, dünyayı yalnızca olduğu gibi görmek istemez. Dünyanın insanda bıraktığı izi de görmek ister.
Bu yüzden onun resimleri yalnızca nesnelerin değil,  duyguların da resmidir.

- Sponsorlu Reklam -
BURASI REKLAM ALANIDIR

1885’TEN BUGÜNE

Peki biz bugün neden hâlâ bu tabloya bakıyoruz?
1885’ten bu yana çok şey değişti.
Köyler değişti. Kentler büyüdü. Üretim biçimleri değişti. Teknoloji gelişti.
Ama insanın emeğiyle kurduğu ilişki hâlâ tartışılıyor.
Bugün bilgisayar başında çalışan bir yazılımcı da, fabrikadaki işçi de, tarladaki tarım işçisi de, madendeki işçi de aynı soruyla karşılaşabilir:
Benim emeğim ne üretiyor ve ürettiğim şey benim hayatımda neye dönüşüyor?
Van Gogh’un resmi bu nedenle yalnızca geçmişe değil, bugüne de bakar. Bizi 1885’in Hollanda’sından çıkarıp kendi soframıza getirir. Tabağımızdaki yemeğe bakarken hiç düşünmediğimiz bir soruyu sordurur:
Bu yemeğin içinde kaç insanın emeği var?
Sanatın gücü tam burada :
Bize  yeni bir dünya göstermekten öte, alıştığımız dünyaya yeniden bakmayı öğretmek.
Van Gogh’un resmindeki nasırlı ellerden kendi ellerimize doğru baktığımızda ise geriye daha büyük bir soru kalır:kendi ellerimizle kurduğumuz bu dünyada gerçekten ne kadar söz sahibiyiz ?

Sevilay UĞUR

Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da paylaş

Görseli indirip Instagram’da gönderi veya hikâye olarak paylaşabilirsiniz. Metni kopyalayarak açıklamaya ekleyebilirsiniz.

Instagram’ı aç