Kent Hakkı ve Kent Hakkı İhlalleri

Osman BALTA
14 Dakikalık Okuma

KENT HAKKI VE KENT HAKKI İHLÂLLERİ

“Ben iki adım ilerliyorum; o, iki adım uzaklaşıyor. Ben on adım ilerliyorum; o, on adım uzaklaşıyor. Hep ilerleyebilirim ve onu asla yakalayamam. Ütopya neye yarar? Tam da şuna: Yol almaya!”

Eduardo Galeano

BAŞKA DERGİ, “Başka bir dünya mümkün!” iddiasıyla 15 Ekim’de (2026) dijital ortamda okurlarıyla buluşuyor!

- Sponsorlu Reklam -

Ütopya diyorlar egemenler; başka bir dünyanın mümkünlüğü bir ütopyadır!

Burada tartışacağımız konu, kent ve kentli hakları kullanımında eşitlik bağlamında derdimizi anlatmada işe yarayacağı düşüncesiyle, Zygmunt Bauman’ın Türkçeye Akışkan Modernite adıyla çevrilen çalışmasından (Can Yayınları, 2017, s. 22), kapitalizmin kendinde içkin karakterini göstermesi bakımından önemi dolayısıyla şu kısa alıntıya birlikte bakalım. Zira Türkiye’de burjuvazi de ve onun bir aygıtı olarak ortada duran devlet de Zygmunt Bauman’ın, kuşkusuz haklı olarak sözünü ettiği “Ekonomik Büyüme Kilisesi Cemaati”nin sadık birer üyesidirler.

“Ekonomik Büyüme Kilisesi cemaatinin gündelik dilinde ‘yaşam koşullarını iyileştirmek’ ya da daha tatminkâr yapmak demek ‘daha fazla tüketmek’ anlamına gelir. Bu köktenci cemaatin iman etmiş üyelerine göre kefarete, kurtuluşa, kutsala, dünyevi inayete, doğrudan ve sonsuz mutluluğa giden bütün yollar alışveriş mekânlarından geçer. Mutluluk peşinde koşanlar gelip boşaltsın diye bekleyen dükkân rafları malla doldukça, bu rafları dolu tutacak kaynakların (hammaddenin-enerjinin) taşıyıcısı ve tek sağlayıcısı olan dünya boşalmaktadır.”

Bu sömürü düzeni sürsün istiyorlar. Ve bu nedenle ellerinde ne varsa; din, bilim, sanat, devlet aygıtının öteki güçleri, ordu, hukuk; ne varsa hepsini kullanarak saldırıyorlar “başka bir dünya mümkündür” iddiasında olanlara. Oysa iddia yeni değil, ütopya yeni değil! Yol almaya devam ediyor; yol almaya devam edecek!

İnsan hakları konusu etik açıdan da siyasi açıdan da güncel. Bugünkünden daha iyi, daha ileri bir dünyanın inşası yönünde insan haklarının öneminden söz ediyoruz, edeceğiz. Bu yönde her çaba, her emek, istesek de istemesek de liberal-neoliberal politikaların bireyci, kâr ve mülkiyet temelli hegemonyasıyla karşı karşıya geliyor, gelecek! Özel mülkiyet hakkı ve kâr hakkı, kendisi dışında öteki bütün hakları çiğniyor. Sermaye-devlet ortaklığıyla gerçekleşen hak ihlâlleriyle karşı karşıyayız. Emekçi-yoksul halkın yaşam alanları, yaşam imkânları her geçen gün gittikçe daralıyor, daraltılıyor. Devlet aygıtı sermayenin hizmetinde!

- Sponsorlu Reklam -

Sürekliliği kesintiye uğramış olsa da insan hakları konusunda kolektif çıkışların yapıldığı durumlar da yaşandı, yaşanıyor. Geçmişte işçi, kadın, göçmen ve azınlık hakları mücadelesinde ilerlemeler mümkün olabildi. Bu konuda Türkiye için en özellikli örneklerden biri olarak İstanbul-Taksim’de Gezi Parkı üzerinden yaşanan kolektif kalkışmayı söyleyelim.

İnsan hakları salkımı içinde, hemen her türden insan hakkının kesiştiği bir kavşakta duran “kent hakkı”, insan yaşamının kente mecbur edildiği bir zamanda sınıf mücadelesi ve bu bağlamda sınıf hakları bakımından da özellikli bir yerde duruyor.

KALDIRIM TAŞLARININ ALTINDA KUMSAL VAR!

- Sponsorlu Reklam -
BURASI REKLAM ALANIDIR

3 Mayıs Cuma, 1968. Akşam. St. Michel Bulvarı’nda öfkeli gençlik polisle çatışıyor. Bir çeşit meydan muharebesi! 1958’den beri iktidarda olan De Gaulle, kaldırım taşları kadar katı, kaldırım taşları kadar duyarsız! Taşlar sökülüp barikatlar kuruluyor St. Michel Bulvarı’nda. 2 Mayıs’ta Nanterre Üniversitesi kapatılmış. 3 Mayıs’ta gün içinde Sorbonne Üniversitesi’nde 300 öğrencinin başlattığı protesto, akşam vakti St. Michel Bulvarı’nda çoğalan kalabalıklar… Esnaf, işçi, öğrenci… Sökülüp barikat kurulan, sökülüp polise atılan kaldırım taşlarının altından çıkan kum… Özgürlük…

Ve dönemin o ünlü sloganı!

“Kaldırım taşlarının altında kumsal var.”

Sonrasında Fransa’da devrim ayı. Kafelerden, liselerden, üniversitelerden, fabrikalardan çıkıp gelen kalabalıklar!

Çok değil, 68’den bir yıl önce, Marksist Fransız sosyolog Henri Lefebvre’in kavramsallaştırmasıyla “kent hakkı!”

Lefebvre’in kavramsallaştırmasıyla “kent hakkı” (Right to the City), kent sakinlerinin kentsel mekânı kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirme ve kent yaşamına aktif olarak katılma hakkıdır. Kent, meta (ticari mal) değil, ortak bir yaşam alanı olmalıdır.

TÜRKİYE’DE KENTLEŞME, KENTSEL ALAN VE KENT HAKKI!

“Bozuldu ağa bozuldu, dünya kökünden bozuldu. Üstüne bastığım toprak ayaklarımın altından kayıyor sanki. Bugün dünü arıyoruz, yarın da bugünü arayacağımızdan şüphen olmasın.” (*)

Orhan Kemal’in 1962’de yayımlanan romanı Eskici ve Oğulları’nda, o yılların Adana’sında ötekileştirilen, yersizyurtsuzlaştırılan işçinin dramıdır Topal Hüseyin’in söyledikleri. Emeğin metalaşması görünür hâle gelmiştir. 27 Mayıs’tan hemen sonra, 30 Eylül 1960’ta kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), kent ve sanayi burjuvazisine kaynak aktarmaya özgülenir. Bu ekonomi-politik, kendinde içkin çelişkiler nedeniyle yeni sonuçlar doğuracak ve Türkiye işçi sınıfı, tarihinde ilk kez kendinde sınıf olmaktan kendisi için sınıf olmaya ilerleyerek siyasal alanda da görünür hâle gelecektir.

Kapitalist ekonomi-politiğin, emek sömürüsünden başka sermaye birikimine araç olmak üzere kentsel alanlara yönelmesi de yine bu yıllarda hızlanır. Kentsel toplumsal hareketlere, itirazlara temel oluşturan “ortak alanlar”, hem sermaye için hem işçi-emekçi sınıf için bu bağlamda önem kazanacak ve çatışılan alanlar hâline gelecektir.

Sermayenin temellük ettiği, el koymaya çalıştığı kentsel ortak alanları savunmak, ortak alan üzerinde toplumsal bir ilişki yapılandırmakla mümkün olabilecektir. Bu yönüyle kent hakkını, hak özneliği bakımından kolektif haklar başlığı altında görmek gerekir. 1. Kuşak İnsan Hakları (temel haklar) ve 2. Kuşak İnsan Hakları’ndan (sosyal haklar) sonra, 3. Kuşak İnsan Hakları (çevre hakkı, insanlığın ortak mal varlığına sahip çıkma hakkı, gelişme hakkı, barış hakkı) içinde ve bu hakların her üçünü de içeren niteliğiyle “kent hakkı”, güncelde ulusal ve uluslararası hukukta bütünüyle yer bulmuş durumda değil.

Kolektif mülkiyete ait alanların hukuk ve siyasetle ilişkisinde aşılması gereken bir sorunun içinde olduğumuzu da söyleyelim. Örneğin bizde, 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 13. maddesi başlığında “hemşehri hukuku”ndan ve buna bağlı olarak belediyenin kararlarına katılma hakkından söz ediliyor. Anayasa ve ilgili yasalarda da bu yönde hükümler var. Yine de sermaye-devlet ortaklığı eliyle kentin ortak mülkiyetine ait kent müşterekleri ve ortak alanlarının sermaye tarafından temellükü karşısında mücadele için yeterli düzeyde bir kolektif dayanışma oluşturulamıyor. Türkiye’ye özgü bir sorun bu. Hemşehri-yurttaş olarak sahip çıkmamız ve bunun için de kolektif bir özne olmamız gerekirken, konuyu hukukçulara havale etmek gibi bir alışkanlık içinde oluyoruz. Mimarlar, mühendisler, plancılar hukukçulara destek verir ve biz sonuç alırız! Kimseye ait olmayan ve bu yönüyle hiç kimsenin olan kentin ortak alanlarının korunması adına kolektif mülkiyet kültürü bağlamında sorunluyuz!

KENTTE YAŞAMAK – KENTİ YAŞAMAK!

“Sineklidağ burası
Şehre tepeden bakar
Ama şehir ırakta
Masallardaki kadar
Her cins insan var burada
Çalışkanı tembeli
Dört bucaktan gelmişler
Hırlı hırsız serseri
Lazı Kürdü Pomağı
Maraşlısı Vanlısı
Erzincanlı Kemahlı
Hepsi kader yoldaşı” (**)

Haldun Taner, Keşanlı Ali Destanı’nda; Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları’nda; Orhan Kemal, Eskici ve Oğulları’nda kapitalist sistemin ötekileştirdiği insanların yaşamlarını anlatırlar. Kenti yaşamak çok uzaklardadır bu insanlar için. Kentin dışında mekânlardadırlar. Her gün sabahtan akşama kentin en pis işlerinde, çöpünde-temizliğinde, fabrikalarında, yolunda, aşında, ekmeğinde varlar ama kentte yoklar! Kentin imkânlarında yoklar! Sineklidağ’dalar. Şebeke suyu yok, kanalizasyon yok, yol yok. Kenti yaşamak bir tarafa, kentte yaşamak da tehdit altındadır onlar için.

Kent, içinde yaşamaya mecbur bırakıldığımız bir dünya. Doğayla, toplumla, estetikle, bilimle ilişkilerimize yüklediğimiz anlamlar, yaşamak istediğimiz kentin tahayyülü açısından belirleyici olacaktır. Kent bilimci Robert Park’ın deyişiyle insan, kendisini bekleyen sorumluluklar hakkında hiçbir fikri olmaksızın kenti inşa ederken kendini de inşa etmiştir. Bu bağlamda kent hakkı, kentin imkânlarına erişim hakkından öte bir yerde durur. Kent hakkı, kenti biçimlendirme hakkı olması yönüyle, kent imkânlarına erişimi konu eden kentli haklarından farklılığıyla kolektif bir haktır.

Kapitalist kentleşme bize kuralsızlığın, sömürünün ve yabancılaşmanın hüküm sürdüğü bir ortamda yaşamayı dayatıyor. Hem kent hakları hem kentli hakları üzerinde hak ihlâllerinin öznesi sermaye-devlet ortaklığı olunca, kentler de bu ihlâllerin nesnesi hâline geliyor. Bu, kapitalist kentleşmenin kaçınılmaz bir sonucudur. Kapitalist kentleşme politikalarından halk yararına ve doğanın varlığıyla uyumlu sonuçlar beklemek boşuna olacaktır.

TRABZON SANAT EVİ VE DEVLET ELİYLE KENT HAKKI İHLÂLİ!

Trabzon’un ve Beşikdüzü’nün baştan beri söylenegelen kent kıyımı ve kentli hakları ihlâlleri mücadelesinde kolektif bir özne olamayışları bakımından ilginç benzerlikler var. Trabzon’a “kültür kenti” deniliyor. Trabzon’un kadim tarihsel geçmişe sahip olduğu söyleniyor. Beşikdüzü için de bu konuda durum aynı. “Kültür yuvası, eğitimin beşiği, Aydınlanma’ya yabancı olmayan bir ilçe!” Her ikisinde de kent kimliği, kentsel bellek saldırı altında. Devam ederken değişme ve değişirken devam etme ilkesinden hareketle gelişmesi gereken kent, kıyıma uğratılıyor. Bütün bu olan biten karşısında her ikisinin de ciddiye alınabilecek bir direniş hikâyesi yok.

Bu konuda bilinen güncel örneklerden biri de Trabzon’da Trabzon Sanat Evi. Yirmi yıldan bu yana sanat üretim-tüketimine mekân olmuş tarihî bir yapı. Trabzonlular için, Trabzon’a gelen konuklar için erişimi kolay. Uzun Sokak, Maraş Caddesi, Trabzon Meydan Parkı gibi kamusal alanlara yakınlığı var. Bu yönüyle de, bahçeli bir bina olması yönüyle de önemli ve değerli bir mekân Trabzon Sanat Evi. İlgili hukukta “kamu hizmet malı” olarak tanımlı. Deniliyor ki: Trabzon Sanat Evi, kamu yararına ve kamu hizmetinde kullanılmak üzere Trabzon Üniversitesi’ne tahsis edildi. Bu nedenle, kaç yıldan beri kullanıyor olurlarsa olsunlar, mekânda sanat üretim-tüketimi ilişkisi içinde olan kamu burayı boşaltsın! Yakın geçmişte yine Trabzon’da Hüseyin Kazaz’da da aynı durum yaşandı.

Kritik soru şu: Neyin kamu olduğuna, neyin kamu yararı olduğuna ya da olmadığına; Trabzon Sanat Evi örneğinde olduğu gibi, aynı cinsten iki kamu yararı durumu arasında kalındığında hangisinin öncelikli olacağına karar vermeye yetkili kim? Trabzon Üniversitesi ile Trabzon Sanat Evi arasında öncelik kime tanınmalı? Devlete bakarsan tek yetkili kendisi! Devlet, mekânsal belleği ve bu bağlamda kentsel belleği öldürme ya da yaşatma konusunda karar vermeye yetkili görüyor kendini. Ve Trabzon Sanat Evi, devlet eliyle öldürülüyor! Bu örnekte kent hakkı ihlâlinin öznesi devlettir ve ihlâl de politiktir!

Kentsel mekânlar tarafsız değildir. İktidar ilişkileri, toplumsal mücadeleler, mekânlar üzerinden görünür hâle gelir. İktidarlar, kamusal alanları, meydanları ve yeşil alanları kendi ideolojilerini ayakta tutmak adına yeniden biçimlendirir. Bu nedenle sokaklar da mekânlar da toplumsal grupların karşı çıkışlarının, dayanışmalarının ya da çatışmalarının somut sahneleri olurlar. Trabzon Sanat Evi kamusu bu bağlamda edilgin kalmıştır.

HALK; YAŞADIĞI KENTİN MÜŞTERİSİ DEĞİL, SAHİBİDİR!

Ekonomik Büyüme Kilisesi belediyeciliği Beşikdüzü için çok eski bir geçmişe sahip değil. Kent imkânlarının rant konusu hâline gelmesi, özellikli olarak 2014-2019 arası belediyecilik döneminde oldu. Bu dönemden önce de kent hakkı ihlâlleri vardı elbette. Beşikdüzü’nde yıkıcı etkileri bugün de sürmekte olan Beşikdüzü Belediyesi hizmet binasının, Beşikdüzü Cumhuriyet Meydanı’nın yok edilmesi pahasına o meydana yapılması, bu konu için en özellikli örneklerden biridir. Bu örnek ile Beşikdüzü’nde 2014-2019 belediyeciliğinin kent müşterekleri üzerinden rant üretme politikası arasında farklı niyetler olduğunu biliyoruz elbette. Ama niyetler farklı da olsa sonuçlar aynı! Beşikdüzülü hemşehriler açısından Beşikdüzü’nün ortak alanlarının kullanım değeri yok edilirken, değişim değeri, yani sermayenin arzularına konu olan değeri, ilerletilmiştir. Beşikdüzü’nde nüfusun çoğunluğu, Eskici ve Oğulları’nda Topal Hüseyin’in durumundadır.

2014-2019 arasında belediyeciliğin Beşikdüzü’nü rant amacıyla araçsallaştırması hakkında bir örnek üzerinden kent hakkı konusunu tartışacağız burada. Şehit Üsteğmen Erdal Kurtoğlu Parkı’nın park vasfının kaldırılması ve parkın turizm-ticari alan olarak tanımlanmasını isteyen “başkanlık önergesi”, Beşikdüzü Belediye Meclisi’nin 11.09.2017 tarihli toplantısında gündeme geldi. Önerge 7 kabul oyuyla geçti meclisten. Başkan dâhil meclis üye tam sayısı 16 kişi. Kabul 7. Ret oyu kullanan ve çekimser kalan meclis üyelerinden başka, toplantıya katılmayan üye ya da üyeler de var. Çekimser kalmanın da toplantıya katılmamanın da sonucu etkilediği açık. Meclis tam sayısının salt çoğunluğu, kent müştereki olan bu mekânın ticari faaliyete açılmasına olur vermemiş ama mekân yine de kent müştereki niteliğini kaybetmiş. Bu konu, ileride Beşikdüzü’nde kent hakkı ihlâllerini konu eden bir çalışmada, kentlilerin/hemşehrilerin denetimine kapalı, sermayenin tahakkümünde bir genel-yerel idare ortaklığının kenti kendi çıkarları için temellük etmesinin yarattığı sonuçlar üzerinden de incelenecektir.

Burada sözünü ettiğimiz Şehit Üsteğmen Erdal Kurtoğlu Parkı, Türkiye’nin ilgili hukukunda “kamu orta malı” olarak tanımlanıyor. Bu hukuka göre bu mekân Beşikdüzü’nde herkesin kullanımına açık. Hemşehriler bu mekânın müşterisi değil. Mekân, hiç kimsenin mekânı, dolayısıyla herkesin mekânı. Herkesin ücretsiz kullanımına, giriş-çıkışına açık. Mekânın bu niteliğini yok etmek, kullanım değerini yok etmek anlamına geliyor. Ticarileşen/ticarileştirilen her şey gibi bu mekân da ticaretin konusu olacak ve böylelikle kullanımı parası olmayana kapalı hâle gelecektir. Halkın, yurttaşlıktan ve hemşehrilikten gelen kullanım hakkı elinden alınıyor. Halk, kendi kentinin, zaten üzerinde hak sahibi olduğu kent imkânlarının müşterisi hâline getiriliyor. İtiraz bunadır. Bu da devlet eliyle yapılan bir kent hakkı ihlâlidir!

(*) Eskici ve Oğulları, Orhan Kemal.
(**) Keşanlı Ali Destanı, Haldun Taner.

Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da paylaş

Görseli indirip Instagram’da gönderi veya hikâye olarak paylaşabilirsiniz. Metni kopyalayarak açıklamaya ekleyebilirsiniz.

Instagram’ı aç