Sayın Bakan , Çocuğu Görmeden Eğitim Reformu Yapılamaz

Mehmet YILDIZLAR
7 Dakikalık Okuma

SAYIN BAKAN, ÇOCUĞU GÖRMEDEN EĞİTİM REFORMU YAPILAMAZ! *

Siz eğitimin insanı merkeze alması gerektiğini söylüyorsunuz. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin öğrenciyi bütüncül olarak ele aldığını, bireysel farklılıkları gözettiğini, öğrenme süreçlerini kişiselleştirdiğini anlatıyorsunuz. 2026-2027 eğitim öğretim yılında modelin bütün öğretim kademelerinde uygulanacağını da ifade ediyorsunuz. Ama eğitim biliminde güzel sözlerin bir karşılığı olabilmesi için önce şu sorunun yanıtını vermeniz gerekiyor: Çocuğu gerçekten tanıyor musunuz? Çünkü program geliştirme biliminin en temel ilkelerinden biri bireyi incelemektir. Bu, süslü bir pedagojik kavram değildir. Eğitim programının başlangıç noktasıdır.

Çocuğun gelişim düzeyini, hazırbulunuşluğunu, ilgi ve yeteneklerini, öğrenme özelliklerini, sosyal ve ekonomik çevresini, özel gereksinimlerini bilmeden onun için gerçekçi hedefler belirleyemezsiniz. Çocuğu tanımadan hazırlanan program, çocuğa göre olamaz, oılsa olsa kâğıda göre hazırlanmış program olur.

İşte burada sizin Bakanlığınızın söylemiyle uygulama arasındaki büyük çelişki ortaya çıkıyor. Siz “bireysel farklılıkları gözetiyoruz” diyorsunuz. Peki aynı sınıfta onlarca öğrencinin farklı gelişim düzeylerine sahip olduğu gerçeğine göre okulların fiziksel koşullarını, öğretmen sayısını, sınıf mevcutlarını, rehberlik hizmetlerini ve özel eğitim desteğini nasıl düzenliyorsunuz?

- Sponsorlu Reklam -

“Öğrenmeyi kişiselleştiriyoruz” diyorsunuz. Peki öğretmenin elindeki zaman, araç, materyal ve sınıf koşulları gerçekten kişiselleştirilmiş öğrenmeye izin veriyor mu?

“Her çocuğa eşit fırsat” diyorsunuz. Peki ekonomik olarak güçlü bir ailenin çocuğuyla yoksul bir ailenin çocuğu aynı eğitim olanaklarına ulaşabiliyor mu?

İşte burada siyasal sloganlar biter, Anayasa başlar. Anayasa’nın 42. maddesi son derece açık: “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.”Dahası, eğitim ve öğretimin Atatürk ilkeleri ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılacağını söylüyor. Devlete maddi olanaklardan yoksun başarılı öğrencilerin eğitimlerini sürdürebilmeleri için gerekli yardımları yapma, özel eğitime gereksinimi olanlar için de gerekli tedbirleri alma zorunluluğu yüklüyor. Anayasa’nın 10. maddesi ise daha da açık: “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde eşitlik ilkesine uymak zorundadır.

O halde Sayın Bakan, eğitim politikasının temel ölçütü şudur: Çocuğun hangi aileden geldiği değil, hangi olanağa ihtiyaç duyduğu. Eşitlik herkese aynı şeyi vermek yerine farklı olana farklı destek sunmaktır. Eğitimde fırsat eşitliğini “her öğrenciye aynı kitabı verdik” düzeyine indirgerseniz yanılırsınız. Çünkü çocukların başlangıç koşulları yani hazırbulunuşluk düzeyleri aynı değildir.

Köyde yaşayan çocukla büyükşehirde yaşayan çocuk aynı olanaklara sahip değildir. Yoksul aile çocuğuyla özel ders, kurs ve teknoloji olanaklarına ulaşabilen çocuğun eğitim koşulları aynı değildir. Özel eğitim gereksinimi olan çocukla olmayan çocuğun eğitim gereksinmesi aynı değildir. Deprem bölgesinde yaşayan çocukla sosyal ve ekonomik açıdan istikrarlı bir çevrede yaşayan çocuğun eğitim deneyimi aynı değildir. Aynı olmayan koşullara aynı müdahaleyi yapmak eşitlik değil, eşitsizliği kalıcılaştırmaktır. Aristoteles’in söylediği gibi “Eşit olmayanlara eşit davranmak, en büyük eşitsizliktir” Gerçek fırsat eşitliği, farklı gereksinmelere karşı farklı ve adil destekler geliştirmeyi gerektirir. İşte birey incelemesi bunun için yapılır.

- Sponsorlu Reklam -

Önce çocuğu inceleyin, sonra programı yazın Bir eğitim programının hedefleri belirlenirken önce öğrencinin özellikleri incelenir. Ne biliyor? Neyi bilmiyor? Neyi öğrenmeye hazır? Neye ilgi duyuyor? Hangi konuda yetenekli? Hangi konuda desteğe gereksinim duyuyor? Hangi sosyal çevrede yaşıyor? Öğrenmesini engelleyen ekonomik, psikolojik veya çevresel etkenler var mı? Bunları bilmeden hazırlanan program, öğrenciyi programa uydurmaya çalışmaktır. Oysa çağdaş eğitim anlayışında bunun tam tersi olması gerekir: Program öğrencinin gelişimine uyarlanmalıdır.

Siz 2026-2027 eğitim öğretim yılına ilişkin mesajınızda okulu çocuğun merak edeceği, araştıracağı, yanılacağı, yeniden deneyeceği ve kendi kabiliyetlerini keşfedeceği bir ortam olarak tanımlıyorsunuz. Öyleyse bunun gereğini yapın. Çocuğun merakını sınav baskısıyla boğmayın. Farklılığını başarısızlık olarak değerlendirmeyin. Öğrenme hızını standart kalıplara hapsetmeyin. Öğretmeni yalnızca programı uygulayan memur konumuna itmeyin. Çünkü öğretmen öğrencisini tanımadan farklılaştırılmış eğitim yapamaz. Başarısız olan yalnızca çocuk değil, sistemdir.

Eğitim sistemimizin en büyük yanılgılarından biri, başarısızlığı öğrencinin üzerine yıkmaktır. Bir çocuk öğrenemiyorsa hemen çocuğa bakıyoruz. Daha fazla çalışmadı. Dikkatini vermedi. Kitap okumadı. Ders dinlemedi. Peki sisteme ne zaman bakacağız? Program çocuğun gelişim düzeyine uygun mu? Ders kitabı anlaşılır mı? Sınıf mevcudu uygun mu? Öğretmen yeterince destekleniyor mu? Rehberlik hizmetleri yeterli mi? Özel eğitim desteği zamanında sağlanıyor mu? Çocuğun yaşadığı ekonomik ve sosyal koşullar dikkate alınıyor mu? İşte gerçek program değerlendirmesi budur.

- Sponsorlu Reklam -
BURASI REKLAM ALANIDIR

Çocuğu ölçmek kolaydır; eğitim sistemini ölçmek cesaret ister. Sayın Bakan, sorunu program olarak görmeyin, sorunu eğitim hakkı olarak görmelisiniz. Türkiye’nin artık yeni program tartışmasını aşması gerekiyor. Asıl tartışmamız gereken şey, çocuğun eğitim hakkının nasıl güvence altına alınacağıdır. Bir çocuk okulda bulunuyor olabilir. Ama gerçekten nitelikli eğitim alıyor mu? Kitaba ulaşabiliyor olabilir. Ama öğrenme ihtiyacına uygun eğitim alabiliyor mu? Sınava giriyor olabilir. Ama potansiyelini geliştirebiliyor mu? Okula devam ediyor olabilir. Ama eğitimde fırsat eşitliğinden yararlanabiliyor mu? Bunlar birbirinden farklı sorulardır.

Eğitim hakkı yalnızca okul kapısından içeri girmekle alınmış olmaz. Nitelikli, bilimsel, erişilebilir ve ayrımcılıktan uzak eğitime ulaşabilmektir. Anayasa’nın 42. maddesi size yalnızca okul açma görevi vermiyor. Bilimsel ve çağdaş eğitim esaslarına uygun bir eğitim sistemi kurma zorunluluğu da yüklüyor.

Son sözüm yine Sayın Bakan’a: Yeni programınız olabilir. Yeni kavramlarınız olabilir. Yeni ders kitaplarınız olabilir. Yeni eğitim vizyonunuz olabilir. Ama eğitim programının merkezinde gerçek çocuk yoksa, bütün bunlar bürokratik bir yeniden düzenlemeden ibaret kalır.

Program geliştirme biliminden kaçamazsınız. Bireyi incelemek zorundasınız. Çocuğun gelişimini, ihtiyacını, farklılığını ve yaşam koşullarını dikkate almak zorundasınız. Çünkü devletin görevi çocukları tek bir kalıba sokmak değil; her çocuğun kendi potansiyeline ulaşabileceği adil eğitim koşullarını yaratmaktır. Anayasa’nın 10. maddesi eşitliği emrediyor. 42. maddesi eğitim hakkını güvence altına alıyor. Çağdaş eğitim bilimi bireyi merkeze koyuyor. Şimdi sıra Bakanlığın uygulamasında.

Sayın Bakan, çocuğu programa uydurmayın. Programı çocuğun hakkına, gelişimine ve gereksinimine göre düzenleyin. Çünkü eğitim sisteminin başarısı, kaç sayfalık eğitim programına sahip olduğu ile ölçülmez. Kaç çocuğun kendi potansiyelini gerçekleştirebildiğiyle ölçülür. Çocuğu görmeyen eğitim politikası, eşitlikten söz edemez. Bireyi tanımayan program, bilimsel olduğunu iddia edemez. Eğitim hakkını yalnızca okul binasına indirgeyen anlayış ise Anayasa’nın ruhunu kavrayamaz.

• Doç. Dr. Mehmet YILDIZLAR

 

Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da paylaş

Görseli indirip Instagram’da gönderi veya hikâye olarak paylaşabilirsiniz. Metni kopyalayarak açıklamaya ekleyebilirsiniz.

Instagram’ı aç