Trabzon Kar Altında

Burhan ÖZTÜRK
9 Dakikalık Okuma

Bu anı-öykü, Burhan Öztürk’ün İncir Ağacının Gölgesinde Zaman adlı kitabından alınmıştır. Öztürk, kar altındaki Trabzon sokaklarında yaptığı gece yürüyüşünü anlatırken yalnızca bir şehri değil, çocukluğunu, gençliğini, ilk sevdalarını ve geçmişte kalan insanları da yeniden dolaşır. Kalekapı’dan Ortahisar’a, Kırkmerdiven’den Pazarkapı’ya uzanan bu yürüyüş, giderek bir hafıza yolculuğuna dönüşür. Kar şehrin üzerine yağarken anlatıcının geçmişi de adım adım bugünün içine karışır.

Üç beş arabanın farları gözüküyordu ben Kalekapı’dan Sotka’ya doğru yürürken geriye dönüp baktığımda. Geceydi. Kar yağıyordu. Hâkî renkli bir kaban vardı üzerimde. İç cebimde bir şişe tekel kanyağı. Acı mı acı. Kar lapa lapa yağıyordu. Aralıksız ve durmadan. Kısa Maltepe cigarası içiyordum. Nasıl doyulmaz bir tattı.

Evden çıktığımda ne tarafa gideceğimi bilmiyordum. Önce Kalekapı’dan aşağı yöneldim çocuk yuvasına doğru. Ömer’in büfe açıktı ve kanyağı oradan almıştım. Meydana doğru yürüyeyim derken geri döndüm Kalekapı’ya doğru yöneldim tekrar. Kemeri geçtim, sağda Salim’in bakkalı ve karşıda Candaş bakkal. Her ikisi de kapalıydı. Sotka’ya doğru yürüdüm. Aklımda hiçbir şey yoktu. Nereye ve niçin yürüyordum, bilmeden yürüyordum. Marangozlar, mobilyacılar çoktan gitmişlerdi. Tüfek tamircisi Yaşar Yamak, kalaycı, onlar da gitmişti. Her yer kapalıydı. Ve durmadan kar yağıyordu. Sotka kahvesi de kapalıydı. Arif amcanın bakkalı da. Camii sarı ışıklar altında selamı hak eder bir şekilde duruyordu. Selam verip ilerledim.

 

- Sponsorlu Reklam -

TRABZON KAR ALTINDA

Fena kar yağıyordu. Yer bembeyaz olmuş, attığım her adım belli oluyordu. Arada bir durup ardım sıra bakıyor ve karda bıraktığım ayak izlerimi seyrediyordum. Arada bir arabalar geçiyordu yine. Usul usul…

Lisenin altına geldiğimde kar iyice bastırmıştı. Faroz kahveleri de kapalıydı. Numune Hastanesi’nin ışıkları vardı bir tek solda Doğan Eczanesi’nin vitrin ışıklarıyla beraber. Hastanenin önüne geçmeden sola kıvrıldım, az yürüdüm şadırvanın yanında durdum. Muslukların biri açıktı. Kapadım. Su boşa akmasın. Yenimahalle tarafından bir araba hızla geldi geçti. Rengini bile göremedim. Rüzgârı karları savurdu. Solda bisikletçinin önünde kırık jantlar, patlamış lastikler, bir eski hava makinesi karlar altında yarım yamalak görünüyordu. Üç beş kuruş bulduğumda buradan bisiklet kiralar, lisenin önünde birkaç tur atardım. Büyük abimin bana lisede sınıf geçme hediyesi olarak, Terzi Yaşar’dan kestirdiği gri çizgili takım elbisemin kolunu burada bisiklete binerken yırtmıştım. O anki üzüntümü belki başka bir yazıya sığdırırım.

Şadırvanı ve bisikletçiyi geçtim, Ormaniye’den sağa kıvrıldım. Konyaktan dolu bir yudum aldım. Boğazım yandı. Bir cigara daha yaktım. Stadın orada durdum. Kale arkası kapısının önü. Çocukluğum geldi aklıma. “Abi geleyim mi?” zamanları… İnsafa gelirse bir “Abi” maça girerdik. Kale arkasından stada girip ta açığın ortalarında alırdık soluğu. Köfte-ekmek zamanları. Çocuğuz. Parasız zamanlarımız. Aç susuz, Trabzonspor maçına girme sevdalarımız… Yahu arkadaş bu maçlar çocuklara neden bedava olmaz ki?

Yine solda Ticaret Lisesi ve Sanat Lisesi yan yana. Az ilerde Sigorta Hastanesi. Sağda Yenimahalle girişi. Pastane. O uzun saçlı kızın mahallesi.

- Sponsorlu Reklam -

Lisedeyken elektrik kesintisinden son dersler yapılamazdı çoğunlukla. Öğlenciydim, lise birinci sınıf. Uzun, upuzun saçlı bir kız vardı yan sınıfta. Gözüm gözlerinden ayrılmaz, gözüm saçlarından ayrılmaz, gözüm ona bakan kem gözlerden ayrılmaz zamanlardı. Elektriklerin kesildiği bir akşam, kapının önünde bekleyip peşine takılmış ve evini öğrenmiştim. Tam eve girecekken evin altındaki bakkala girmiş bir şeyler alıyordu. Elektrikler kesikti. Bakkal mum yakmış. Mum ışığı o küçücük siyah saçlarına ay düşmüş gibi parlıyordu. Elimi atsam dokunacak ve avuçlarımda o alevi hissedecektim. Dokunamadım. Ama bakkala girmiştim arkasından. Bekledim alışverişi bitti. Ben de peşinden çıktım. Bakkal bağırdı arkamdan, “Ne aldın, para vermedin?” Döndüm bakkala, “Hiçbir şey alamadım,” dedim. Çıktım gittim. Bîzar ve keder ve yarı esrik haller ile yolun karşısına geçip gerisin geri döndüm.

Konyak şişesi cebimde ısınmış sanki sıcak bir çay içmekteydim. Kendimi Gülbahar Hatun mezarlığında buldum meşhur küçük tabelayı okudum tekrar: “Dün sizin gibiydik yarın bizim gibi olacaksınız.” Burada yatanlar da benim gibi bu kış kıyamet bu kar altında şehir boydan boya yürümüş ve cebinde bir hatıra gibi sakladığı konyaktan içmiş miydi acaba? Ya da burada yatanlar geçmiş zamanlarda hangi sevdalar peşinde şehri arşınlamış ve çaresizce evine dönmüştü? Bunların hiçbirinin yanıtını bilmiyordum. Burada en yeni mezar belki yetmiş belki seksen senelikti. Yetmiş-seksen sene önceki Trabzon nasıldı acaba?

Bu soru takılmıştı kafama. Elbet bunu ölülerden soracak değildim. Yürüdüm. Zağnos Köprüsü’ne vardım. Köprü sağlı sollu ışıklarla aydınlatılmış olsa da yine de ölgün bir ışık altında idi. Aşağıda Dere Mahallesi. Eğri büğrü çatılar. Birbirine bitişik yumru yumru evler. Derenin üzerinde ufak köprüler. Kar, Dere Mahallesi’nin üzerine yağıyordu. Kar yine yoksulun üzerine yağıyordu. O kadar geç olmuş ki demek, bacalardan duman çıkmıyordu. Herkes elini ayağını çekmiş geceden. Yanımdan bir polis minibüsü geçti. Birkaç taksi. Ben köprünün üstünde kalakaldım.

- Sponsorlu Reklam -
BURASI REKLAM ALANIDIR

Kanyağım bitti. Şişeyi köprünün çıkışında soldaki kale duvarına çarptım. Kırıldı mı kırılmadı mı bilmiyorum. Küçük yassı pek bir şişeydi tekel kanyağı şişesi, kolayca kırılmamış olabilir.

Ortahisar…

Kilise-Camii’nin o muhteşem görüntüsü… Sarı duvarları, kar ve ışık altında daha bir canlı… Tarihin merkezi Trabzon’da burası. Nasılsa hâlâ ayakta kalmış eski evler. Bahçeler. Nar ağaçları, turunçlar, kokulu üzüm asmalarının doyulmaz tatları yaz aylarında. Şimdi hepsi kar altında. Bembeyaz. Turunç ağaçlarında kışa kalmış direngen meyveler turuncu turuncu parlıyor kar altında ve belediye ışıkları ve arada kendini gösteren ay ışığı altında.

Sultan Mehmet 1461’de Trabzon’u işgal ettiğinde burayı camiye çevirmiş. Hâlâ sapasağlam ayakta… Hâlâ işgal altında. Sultan Mehmet Trabzon’u işgal edip Ortasaray’daki kiliseyi camii yaptığında bizim Şişko Kenan sanırım hayatta değildi. Yoksa Mehmet’e gereken cevabı verirdi; “Ortasaray yanayyy!”

Tabakhane’ye doğru yürüdüm. Yine eskiden kalmış binalar, evler, anıtsal yapılar arasından. Köprü aşağı doğru meyilli bir girişe yol veriyordu. Çocuktum ve bir şavrole bu virajı alamamış gözümün önünde sağ taraftaki çiçeklik üzerine ters düşmüştü. Görmüştüm. Köprünün sağ çıkışında eskiden tarihi bir ahşap bina varmış. Eski Trabzon fotoğraflarında görmüştüm. Bu bina babamın kahvehanesiymiş, tam Tabakhane üstünde. Zemine ahşap direklerle bağlanmış ahşap bir yapı. Yıllar sonra yine soldaki tarihi binanın altında, cadde üstünde bir dükkânımız vardı. Sene sanırım yetmişlerin başı. Az ilerde amcamın otel ve kahvehanesi. Sonradan çoğalmıştı o arada işyerlerimiz. Amcalar, amca çocukları…

Tam Kırkmerdiven’in başındaydım. Bakmayın Kırkmerdiven dendiğine, defalarca saydım hiçbir zaman kırk sayısını bulamadım. Bazen günde beş defa inip çıktığım ve her defasında saydığım merdivenleri hiçbir zaman otuz dokuzdan yukarı çıkaramamıştım. Merdivenleri indim. Korkunç bir karanlık ve sessizlik hâkimdi sokağa. Ürperten bir sessizlik. Acele etmek yerine ağır ağır yürüdüm. Soludum. Sabah ezanı okunurken çok geçmiştik buradan babamla dükkânı açmak için çocukluğumda. O zaman yazdı. Ancak yazları yaşıyorduk bunları çünkü okul yoktu. Okul zamanı babam bizi pek işe koşmazdı. Ama şimdi korkunç bir kar yağıyordu ve vakit gece yarısını çoktan devirmişti. Olsun. Yürüdüm. Kadınlar Pazarı girişine dek sağlı sollu evlere bakarak, bahçelere. Sayacı Salim’in dükkânı vardı bir tek eskiden. Ne iş yaptığını görürdüm. Deriden ayakkabı üstü gibi bir şeyler dikerdi ama bu “sayacı” neyin nesi idi?

Kadınlar Pazarı’nı ve hâli geçip mahallem sınırlarına girdim, Pazarkapı. Hayatıma başladığım, ilkokulumun, oyunlarımın, arkadaşlarımın, ilk gençliğimin, devrimci eylemlerimin, sevdalarımın mahallesi…

Kar yağmaya devam ediyordu. Paçalarım sırılsıklam olmuştu. Ayaklarım ıslanmış ve sanki hissedilmeyecek denli üşümüştü. Kanyağım çoktan bitmişti.

Evden niçin çıktım? Bu kar kış kıyamet gecede nereden nereye yürüdüm. Neden yürüdüm? Bilmiyordum.

Kaç yıl oldu hatırlamıyorum. Ne zamandı?

Kıştı evet.

Kar yağıyordu.

Şehir karlar altındaydı. İçim kar. Üstüm başım…

TAGGED:
Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Instagram’da paylaş

Görseli indirip Instagram’da gönderi veya hikâye olarak paylaşabilirsiniz. Metni kopyalayarak açıklamaya ekleyebilirsiniz.

Instagram’ı aç